5 Eylül 2022 Pazartesi

TÜRK BUDUR: Abdullah Çağrı ELGÜN

TÜRK BUDUR:

Abdullah Çağrı ELGÜN

Türk’ü ve Türkçeyi Koruyan Hülâgü Han:

Hülâgü, (1217-1265) senesinde Karakorum’da dünyaya geldi. Dedesi Cengiz Han, babası ise Cengiz Han’ın oğlu: Toluy Han’dır.

Annesi: Kerayit Hükümdarı Ong Han’ın Yeğeni Sorgoktani Hatun’dur!.. 

Babası Toluy Han’ın henüz kırk (40) yaşında ölmesi üzerine bölgenin idaresini, annesi Sorgoktani Hatuna verildi…

Hıristiyan olan Sorgoktani Hatun, oğullarının eğitimini, Budist ve Uygur Türk’ü: Sevinç Tuğrul, Bulat Kaya, Mungsuz ve Töre Kaya …vb. gibi Kayınbabası Cengiz Han’ın en güçlü ve yakın adamlarına bırakmıştı… Hülâgü bu bilgin ve savaşçı bahadırlar tarafından çok iyi yetiştirilir.

Hülâgü Han, atalarının dini olan “Tek Tanrı” inancına sahipti; ancak annesi Sorgoktani Hatun’un Hıristiyan dinine mensup olması, onu az da olsa etkilemiş olmalıdır!.. Cengiz Han’ın en küçük oğlu Toluy Han’ın oğlu olan Hülâgü Han, Meraga’da kırk sekiz (48) yaşında ölmüştür (8 Şubat 1265).Öldüğünde, Urmiye Gölü’ndeki bir adaya, yanına atı ve Cariyeleri de kurban edilerek gömülür. Cenazesi, Şamanist usullere göre yapılmış son hükümdardır…

 

Hülâgü Han: Matematik, Astronomi, Kimya ve Geometri bilimlerine vakıf, cesur, kararlı, savaş taktiklerini çok iyi bilmektedir. Cömert; bilginleri ve ulemaya koruyan, bir devlet adamıdır. Mevcut din ve inanışlarına karşı, hoşgörülü olduğu, bütün tarihçilerce de onaylanmıştır.

 

Hülâgü Han: “Changüşa”nın yazarı Alâddin Ata Melik Cüveynî’yi yanına almış; Nasirettin i Tûsî’yi, “Rasatane” kurmak için görevlendirmiştir.

Rusafe Şehri’nde bulunan Halife Mezarlarını, Halife Camiini ve bugün Irak’ın Kazımeyn Şehrinde bulunan Şiî Müslümanların Hz. Ali Silsilesinden  gelen yedinci (7.) İmamı olan Musa Kazım’ın Türbesini, yıkılan ve hasar gören diğer mabet ve kutsal yerleri onarttırıp tamir ettirerek, bölgeden ayrılmıştır.

 

Kendi adına bastırdığı paralara, İslâm geleneğine uygun olarak (1254-1256), “Allah’ın Birliği”ni ifade eden (Kelime i Tevhit) yazısını koydurmuştur. Hülâgü Han için söylenen:

İslâm Medeniyetini katlettiği, taş üstünde taş bırakmadığı, tarafgir tarihçilerin bir yalanından ibarettir…  Böyle bir adam, Allah’ın birliğini ifade eden: “Allah Birdir!..” yazısını, kendi adına bastırdığı paralara kazdırtıp; Sahabelerin ve Mezhep İmamlarının Mezar ve Türbelerini tamir ettirir mi?..

Yalancı, tarih yazarları ve "Arap Sevicilir"  utansın!..

 

Hülâgü Han:

Emevî ve Abbasilerin işgal ettiği ve büyük kıyım yaptığı Türk Topraklarını, geri aldı…

Lur Atabeyliğini hakimiyeti altına aldı.

Haşhaşi Tarikatını ortadan kaldırdı.

Arap Abbasi Halifeliğini tarihten sildi!..

Eyyübiler’in işgali altında tutulan Suriye topraklarını geri aldı…

Mısır’daki Memlük devletini ortadan kaldırdı!..

İran Tarihi incelendiğinde, Hülâgü Han’ın, Türk ve Türkçülüğüne ve Türk Dili Türkçeyi şiddetle savunmuş olduğuna şahit oluyoruz… Hülâgü Han, fethettiği yerlerde, Türkçe konuşmayı zorunlu kılmış, buna uymayanları cezalandırmıştır!..

Türk olmayan ve Türkçe konuşmayan bir Hükümdar, niçin Türkçe konuşmayı mecburî kılsın ve kendi dili olmadığı söylenen Türkçeyi konuşmayanları, şiddetle cezalandırsın?.. Bu tavır, hangi akla ve mantığa sığabilir?.. Cengiz de Hülâgü de Türk’tür!..

“Türk değil!” sözü: Türklere “Mevâlî” diyerek kendilerini diğer millet ve ırklardan üstün gören: Haccac8 661-714) Ebu Muhammed el b.Yûsuf b.El Hakem es Sekâfî; Emevî Komutanı Ebu Hafs Kuteybe Bin Müslüm (670-715) :“Türk kanı içmek helâldir!..” diyen Arap’ın uydurmasıdır.  

Soyu Göktürkler’e kadar dayanan Hülâgü Han, Şair Nedim’in mısralarına da konu olmuştur:

 

“Tahammül mülkünü yıkdın Hülâgû Han mısın kâfir?

Aman dünyâyı yakdın, âteş-i sûzan mısın kâfir?”

 

Hülâgü Han, İlhanlı Devleti’nin Hanı olup tam anlamıyla Türk ve Türkçüdür… Hülâgü Han, bu uygulamaları ile Ümmetçilerin tepkisini çekmiş, Arap ve Acemler’in, Türk ve Moğol Halklarına yaptıkları gibi aynı şekilde sert ve acımasız davranmıştır. Arap ve Acemler, zorla ele geçirdikleri Türk Ülkeleri ve Halklarının Tek Tanrılı Dinlerini değiştirmekle kalmadılar, “Kök Türkçe, Uygurca, Soğutça” Yazı ve Konuşma Dilleri Türkçeyi de değiştirip; “Müslümanlık” adına yaptıkları katliamlarla, korku salıp uyguladıkları zorbalıklarla, bu ülkelerin çoğunun, her şeylerini değiştirip say kırımı yapıp asimile ettiler…

Arap ve Farslar Türkler’e İslâmiyeti kabul ettirmek için dört yüz (400) yıl boyunca Türk Topraklarına akınlar düzenlemişler ve katliam yapmışlardır!.. Bu değişim ve dönüştürmede Türk Moğol Halklarına uyguladıkları din, dil, kültür; örf, âdet, töre, giyim kuşam tarzı, kız ve erkek adlarının Arap ve Acemleşmesi, Türklerin görüş, düşünüş, duyuş, yaşayış biçimi ve hayatı anlamlandırma anlayışı; tavır ve uygulamalarına, davranışlarına Arap ve Fars Kültürü yansımıştır!.. Bu zorlama ve  asimilasyonun etkileri, bugün dahi devam etmektedir… Araplar, Türkler’e hiç bir şüphe yoktur ki soy kırımı yapmıştır!..

Hülâgü Han bu duruma dur demiş Arap ve Acemler’in bu hareketine karşı çıktığı için “Müslümanlığı” Ümmetçilik olarak anlayanlar"Arap Seviciler"tarafından sevilmemiştir. Hatta Hülâgü Han kötülenip, “İslâm düşmanı” ilan edilmiştir… Halbuki Türkler, İslâmiyet’in serveri; “El etrak u Cindullah!.. (Allah’ın süvarileri Türklerdir!..) sözüne mashar olmuş, asil bir millettir!.. Ümmetçiler ise Türk’ün ve Türkçülüğün düşmanıdır!..

 

Hülâgü Han:

1258 yılında: Luristan Atabeyliğini;

Haşhaşîler Tarikatı’nı ortadan kaldırmış, Nizariler’in (Haşhaşîler) elinde bulunduğu Alamut Kalesini:

(Defalarca yapılan akınlarda, hiçbir ordunun uzun süren muhasarasında dahi alamadığı, hiçbir orduya geçit vermeyen ve daha yüzlerce yıl da kimseye geçit vermeyeceği ve alınamayacağı söylenen, bu efsanevî, sarp ve geçit vermez Alamut Kalesi’ni, Nizariler’in İmamı: Rükneddin Hürşah’tan, büyük bir mühendislik dehâsı gösterilerek almıştır.

Hülâgü Han, Alamut Kalesi’nin altından kazdırdığı tünelleri, “Petrol ve Barutla” doldurarak, bu kanalları, devâsa bir bombaya dönüştürüp, patlatmıştı… Surlardan açılan gediklerden içeri dalarak Alamut Kalesi’ni çok kısa bir sürede ele geçirmesi, etraftaki şehirler ve bu olayı duyanlara da korku salmış ve bazı kaleler tek insan ölmeden, savaşsız, Hülâgü Han’a, teslim olmuşlardır!..)

Maymundüz Kalesini;

Lemeser Kalesi (1259);

Girduh Kalesi (1270);

Bağdat’ı, Abasiler’den (Halife Mustasım Billah) (13 Şubat 1258)

Haşhaşiler’den ise yüzün (100) üzerinde Kale başarıyla alınmıştır.

Hülâgü Han, savaş sırasında kendisine direnen ve karşı koyanların tamamına yakınını, şiddetle cezalandırılmıştır…

Ağabeyi Mengü Han tarafından, Ortadoğu’da fethedilmemiş yerleri, fethetmek üzere görevlendirilmişti. Ağabeyinin emri gereğince, genel olarak Arap ve Farslar ile savaşmış, karşı çıkmadan şehri ve kaleyi teslim edenler bağışlamış, çok iyi davranılmış, şiddet gösteren ve direnenler ise öldürülmüştür!..

Hülâgü Han’ın, Fransız IX. Luis’e gönderdiği bir mektupta, Araplar'dan iki yüz (200) bin kişi öldürdüğünü belirtmektedir… Demek ki yalancı tarihçilerin anlattıkları ise yalandan ibaretmiş…

 

Türk Boy ve Oymaklarının kendi istekleri ile grup grup veya toptan, Müslümanlığı kabul ettikleri sahte tarihçilerin ve Arap Sevicilerin yalanından ibarettir…

Türkler Türkistan’da bulunduklarında Ceyhun Nehri, Araplar ile sınırdı. Araplar, bu nehri geçmeye asla cesaret edemezlerdi… Bu yıllardan öncesi ise Anadolu, Rumeli, Türklerin binlerce yıllık Akad, Sümer, Eti, TRK (Türk) Trakya olmak üzere ata yurtlarıdır…Türkler Anadolu’ya ne 1040 yılındaki Dandanakan Savaşı ile ne de Alpaslan ile 1071 Romen Diyojen ile yaptığı Malazgirt ile geldiği yine tarih bilmezliklerinden yalancı tarihçiliklerinden ibarettir… Bugün Urfa Harbetsuvan Tepeleri: 9 bin,  Nevali Çöri 10 bin yıl , Göbekli Tepe de bunun 12 bin yıllık, Hayvan figürleri, yılan, Aslan ve Koç figürleridir. Hitit Uygarlığının Merkezi Çatalhöyük ve Mısır Hiyeroğlifleriyle de ay figürleri taşımaktadır…  Bu koç, koç başları Orhun Abidelerin’nin giriş kapısına dizilmiş koç ve aslan heykelleri ile de aynı figürlerdir!.. Atatürk’ün Anıt Kabiri’ne giden “Aslanlı Yol” boşuna yapılmamıştır!.. 

Göbeklitepe’den sonra, Şanlıurfa’da yer alan Karahan Tepelerinin daha eski 13-14 bin yıl öncesi Türk uygarlıklarıdır!.. Ana kayaya oyulmuş heykel başı ve insan figürleriyle, ritüel alanları ve bu Damgalar en eski Türk tarihinin 13-14 bin yıldan daha öncesine ait kanıtlarıdır!.. 

Türkler, Türkistan’da altın, gümüş, demiri işliyorlar; deri ve pamuk imal ediyor, pamuktan kâğıt üretiyorlardı. Bugün Özbekistan Müzesinde bulunan 5.yy. kalma Altın Elbiseli Tiğin Zırhı, önemli bir belgedir. Hatta Halife Hz. Osman Döneminde, Muhammed Bin Cerir Komutasındaki 2.700 kişilik donanımlı Arap Ordusu, Türk şehri Fergana’ya kadar girmiş; fakat ordudan tek kişi kalmamazcasına Türkler tarafından yok edilmişlerdi!..

Ondan 70 yıl sonra, Muaviye’nin Arap Ordusu, Horasan’ı tamamıyla işgal etmiş ve buraları İslâmlaştırmaya başlamıştı.Bu bölgeleri Müslümanlaştırılması 100 yıl süren Arap-Türk Savaşlarıyladır.

Bundan cesaret bulan Araplar, Muaviye’nin Horasan Valisi Ubeydullah bin Ziad, 673 yılında, eskisinden daha da büyük bir orduyla (24.000 kişilik) Ceyhun Nehri’ni geçerek Türk Kıbaç Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşattı. Kıbaç Hatun, diğer Türk Beyliklerinden yardım istedi; fakat bu yardım gelmemişti. Buna rağmen direnen ve Araplara büyük kayıplar verdirerek şehri işgal edilmekten kurtaran Kıbaç Hatun; buna rağmen Buhara ve çevre yerleri, Arap Yağmacıların, talanından kurtaramamıştır!..

Daha sonra, Muaviye’inin işgal ettiği, ikinci Horasan Valisi Said, Semerkant’a saldırır. Binlerce Türk genci, kadın ve kız köle olarak alınır ve satılır. Daha sonra Salim Bin Ziyad Horasan Valisi olmuştur. Bu bölge Muaviye’nin oğlu Yezit’e bağlıdır… Ziyad 680 yılında Türk Topraklarına tekrar saldırır. Bu saldırıda da Türkler’in altın, gümüş; kürk, deri, halı ve kilim…vb. zenginlikleri yağmalanır.

 

685 yılında Türkler, Halife Abdülmelik ile tam bir asimileye uğrar. Arapça yazılı altın ve gümüş paralar bastırılır. Arapça, resmi dil olarak kabul ettirilir… Türklerin Dilleri Türkçe değiştirilip Arapça konuşmaya zorlanır. Her tür yazışmanın Arapça yapılması, hesapların Arapça tutulması ve çarşıda, pazarda ve evlerde Arapça konuşulması mecbur tutulur!..(695) Bunu uymayanlar şiddetle cezalandırılır.

Zalim Haccac’ın Irak Valiliğine atanmasıyla birlikte, Türk Dillerinin konuşulması tamamen yasaklanır. Sonra Kuteybe denilen bir zat peydah olur. Bütün Türk şehirlerini yıkar yakar. Türk erkeklerin boyunlarına kızgın damga vurdurur… Türkler onlar için artık bir “Mevâlî” köledir!.. İkinci sınıf bir topluluk, ırkî üstünlük farkları ile birlikte giderek derinleşen bir kırılma noktasına uğrarlar… Türkler ise Araplar'a (Kavm-i Necip) üstün ırk diye htap ederler...

Emeviler (Araplar) döneminde siyasî, askerî, idarî görevlerin tamamı Araplar’ın elindedir. Emeviler “Mevâlî” diye aşağıladıkları Müslüman ve Müslüman olmayan Araplar’ın dışındaki her ırka "Köle" gözüyle bakmışlardır…  Özellikle Muaviye, “Halifeliği” saltanata çevirmiştir.

Yezit Kerbelâ’da katliam yapmış; Harre Vakası’nda Medine Şehri yağmalanmış, halkın can ve mal güvenliği ortadan kalmıştı. Bazı Halifeler ise İslâm ve ahlâk dışı olarak: Can, mal ve ırza tecavüzü adeta meşrulaştırdılar…

Liderlik Araplar’da olmakla birlikte İslâm’a Daveti organize eden on iki (12) Nakibden dördü Mevâli’dendi. Arap Müslümanlar ile Arap olmayanlar Mevâlîler Müslümanlar arasında derin bir uçurum yaratmıştır. Araplar kendilerini diğer Müslümanlardan daha üstün görüyorlardı. Buna bağlı olarak Araplar:

Araplar, Arap olmayanlarla yolda aynı hizada yürümüyorlar,

Araplar, Alaylarda önlerine geçilmesine asla izin vermiyorlar,

Araplar, Arap olmayanlarla birlikte sofraya oturmuyorlar,

Araplar, Mevâlîler ile Camilerini ayırıyorlar,

Arap olmayanların mesleklerine aşağılayıcı gözle bakıyorlar,

Fethettikleri ülkelerde aldıkları köleleri Müslümanlaştırıp onları serbest bıraksalar dahi boyunlarındaki kızgın damga sebebiyle köle muamelesi yapıyorlardı.

Kızlarını Mevâlîler’in erkeklerine vermiyorlar.

Kızlarını almıyorlar, Mevâlî’den bir kadınla evlenmiyorlar.

Arkalarında Namaza durmuyorlar.

Arap olmayan aile fertlerinin Halifeliği’ne asla rıza göstermezlerdi!.. İş bu sebeplerle Emevi Arap Devletini Hülâgü Han, tamamen yıkıp ortadan kaldırmıştır…

 

Türkler, Araplar ile üç yüz elli, dört yüz (350-400) yıldan fazla mücadele etmiştir. Sonrasında zorla Müslümanlaştırıldılar. Hatta Türklerin Müslümanlaşıp Müslümanlaşmadıklarını kontrol etmek ve uygulamaları yerinde izlemek üzere, her Türk ailenin evine bir Arap sokulmuştur. Bu çok etkin bir asimilasyon olmuş ve Türkler’in bu şekilde Müslümanlaşıp asimilasyonu kolaymıştır…

Bugün Çinliler de aynı asimilasyon taktiğini, Uygur Türkleri’ne uygulamaktadırlar… Bu durum “Açık bir Soy kırımdır!..” Müslümanlaştırdıkları ülkelerin ve Türkistan Halkının adları, şehir isimleri örf ve âdetleri değiştirilmiş ve unutturulmuştur:

Libya (Berberi- Türk)

Kartacalılar (Barboroslar, Türk)

Trakyalılar (TRK, Türk) 

Mısır (Kölemenler, Türk)

Mısır (Kıbtiler, Türk)

Cezayir (Tuarengler) Türk

Kıbcak, Kazak, Özbek ataları Türkistan kökenli Türklerdir.

Filistinliler (Türk)

Giritliler (Türk)

İlk Yunan (TRK, “Türk”)

Persler (Pars) Türk

Lübnanlılar (Türk)

Suriye (Suryani, Türk)

 

O Dönemde Türkler’in Yaşadıkları Yerler:

Türkler Türkistan’da: İdil, Ural, Yenisey, Orhun, Seyhun, Ceyhun; Aral, Baykal, Hazar, Urumiye), yerleşik olarak yaşamaktaydılar. Dağınık Beylikler, Boy ve Oymaklar halindeydiler… Bunlar kendileri arasında bir birlik sağlayamamış oldukları gibi, kimi Beylik, Boy ve Oymaklar arasında da kavgalar ve husumetler vardı.

 

Hülâgü Han, buraları fetetmemiş (almamış) olsaydı, Türkistan’dan eser kalmayacak, Türkler, ya İsmailî (Haşhaşî) olacak veya Araplaşarak yok olacaktı!.. Hülâgü Han, Sayesinde buralar yeniden, Türkistan (Türkler’in Evi), Turan olmuştur!..

O dönemlerde: Rey, Selçuklular’ın; İsfahan, Şah İsmail’in yani Safevîler’in (Afşar Türkmenleri); Tarhan, Kaçar Türkmenleri’nin baş şehri, “Ceyhun Nehri’nin doğusu tamamen Türk’tü. Mâverâünnehir Bölgelerinde Türkler yaşamakta olup 1221-1368 yılına kadar Uygur ve Moğolların Resmî Yazı Dilleri Türkçe’yi İmparatorluk Yazı Dili olarak kullanıyorlardı!..

1211’de Uygur Hakan Barçuk İdil Kurt, Cengiz Han’ın kızı Al Hatun ile evli idi…Türgiş Devleti de bu bölgede bulunmaktaydı.

Buradaki devlet Yönetimi iki bölgeye ayrılmıştı: 1212-1241 yıllarında Körgöz Uygur’un yönettiği, İran Merkezli Ceyhun Havzası Tarafı: Uyguristan, Hoten, Kaşgar, Aksu, Kuçar, Kazakistan, Almatı, Kırgızistan: Kayalık, Özbekistan: Semerkant, Buhara yer alıyordu.

Diğeri İse Ceyhun Nehri Batı Tarafı Olan: Urfa, Kars, Iğdır, Şırnak, Mardin, Şanlıurfa, Gaziantep ve Hatay Bölgeleri ile İran, Irak, Suriye, Diyarbakır, Van, Rum hudutlarında Türkler yaşıyordu.

 

Türklerin dağınıklığı ve organize güç Araplar karşısında, yedi ay süren mücadelesi, çetin ve amansız direnişi dikkatlere şayandır. Canını kurtarma savaş veren bir topluluğun uzun bir direnişi sonrasında, Türk şehri Curcan düşer. Araplar, Curcan’a girerler. Müthiş bir katliam başlar. Arap Komutanı Yezit, Allah’a verdiği söz üzerine, esir aldığı binlerce masum Türk’ün, kanlarını nehre akıtır. Nehir günlerce kıpkızıl kan akar. Arap Yezit: “Curcanlı Türkleri yendiğinde, yapacağım dediği, Allah’a verdiği sözü yerine getirir!..”

Katliamdan geriye kalan kız ve kadınların beşte birini, Cariye olarak Halife’ye ayrıldıktan sonra, bir kısmını kendisine seçer… Geriye kalanları, Arap Askerleri arasında ganimet olarak paylaşılır, en sondakiler de köle pazarlarında köle olarak satılırlar…

 

Araplar, Türkler ile karşılaştıklarında ülkelerinin ve zengin topraklarının yağmalanması gerektiğini anladılar. Aksu, Baykent, Buhara, Curcan, Fergana, Kaşgar, Karahag, Karluk, Talas, Talkan, Vilat, Semarkant (Zenginliği dillere destan şehirlerdi), öteden beri talancı Yağmacı Bedevi Araplar’ın gözlerini kamaştırıyordu…

Araplar, Türkleri Müslümanlaştırmak için bütün Türkistan şehirlerini yakmış yıkmış; taş üstünde taş bırakmamışlar, buralara Arap Valilerini tayin etmişlerdi. Buralarda yaptıkları katliamlarla Türklere, tam anlamıyla “Soy Kırım” uygulamışlardır… Özellikle kendilerine çokça direnmiş olan şu üç Türk şehrinde: Vilat, Talkan ve Curcan’da, Araplar’ın Türk-Moğol Halklarına yaptıkları, insan aklının almayacağı işkenceler ve acımasız katliamlar için Hülâgü Han: “Araplardan, Türk ve Moğol Halklarının öcünü aldığı!..” nı söylemiştir…

 

Müslüman Araplar ve Türk Savaşları:

Araplar, Türkler’e Müslümanlığı kabul ettirmek için öyle acımasız, canice davranmışlardı ki: Talkan Yolu, yirmi dört (24) kilometre boyunca, öldürülen ve ağaçlara asılan, kırk (40) bin Türk’ün cesetleri ile doldurulmuştur!.. Bundan başka iki yüz (200) bin Türk’ü katlettikleri ve elli (50) bin Türk erkeğinin boyunlarını kızgın demirle damgalayıp köle pazarlarında sattıklarını, bir o kadar Türk kadını ve kızını, kendilerine ve askerlerine Cariye yapmak için götürürler. Bu zavallı, masumlar öyle hırpalanmışlardı ki küçücük çocuklar bile, at sırtında duramıyor, bir et yığını, bir ceset gibi at üzerinden düşüyor olduklarını, Cüveyni tarihinde ve diğer tarihçiler kaydetmiştir…

Müslüman Araplar: [Bu katliamları “Allah’ın Dini” Müslümanlık adına yapıyorlardı (!..)] Oysa Müslümanlıkta: “Haksız yere bir insanı katletmek, bütün insanlığı katletmekti!..”

Türk kadın ve kızları, Araplar’a utanç verici bir şekilde Cariye yapılmışlardı!..

Harzemli Ünlü Türk Bilgini Birûnî: Araplar’dan Haccac’ın “Haccac-ı Zalim”, askeri faaliyetleri esnasında, çeşitli katliamlar gerçekleştirdiği, halka zulmettiği, şehirleri yakıp-yıktığı, sahtekâr, hilekâr ve güvenilmez bir kişi olduğu söylenmektedir…

Emevi Kuteybe Bin Müslim’in: tamamen Türk şehirleri olan: Harzem, Semerkant, Buhara, Taşkent, Fergâna; Kaşgar, Horasan; Vilat, Talkan, Curcan; Suman, Faryap; Kes, Nesef, Bazgis, ve Dağistan’da sert bir direnişle karşılaştığından, çok acımasız ve vahşice davranmışlardır!..

Haccac, Kuteyb: “Türk kanı dökmenin helâl olduğunu…” söyleyerek kendi yurtlarında sakin yaşayan dört yüz (400) binden fazla Türk’ün yaşlı, hasta, coluk çocuk, kadın kız demeden katledildiğinden bahseder…

Köktürkçe, Uygur Türkçeleri yok edildi, yasaklandı. O güne kadar yazılmış ne kadar Türkçe, Uygurca, Soğutça yazma ve matbaa baskılı eserler varsa, yakılıp yok edildi. Türklerin kökleri, örf adet ve gelenkleri, Türkistan bölgesi ve diğer bölgelerle olan bağı tamamen koparıldı… Türkler din adına verdikleri eserleri ya Arapça; veya Farsça yazmağa başladılar. Türkçe bıraktırılıp Arap Dili dayatıldı. Türk Adları bıraktırılıp Arap önde gelenlerinin Adları Türk çocuklarına konuldu…

 “Ümmetçilik”, Türk ve Milliyetçilik kimliğinin üstüne çıkarıldı. Din (İslâmiyet) ile birlikte kimliğimiz, elbisemiz, kılık ve kıyafetimiz de değişti… Halbuki insanlar kavim kavim yaratılmışlardı; fakat Araplar asimile ve yok etmede kararlıydılar… Her şey gibi bunu da kabul ettirdiler. Bundan daha iyi bir soykırım yapılamazdı. Bu, Türk Milleti için en büyük soykırımdı!..

 

Araplardan Yezit: Allah’a verdiği yemini yerine getirmek için; Türkler’in oluk oluk kanını akıtarak, akan kanı ile değirmen döndürüp, buğdaydan un yapmış, hamurunu da ateşte pişirip ekmek yaparak yediği konusunda, bütün tarihçiler ittifak içerisindedirler!..

Şimdi bu işi yapan bağnaz ve zorba adamın, Allah ile Müslümanlık ile zerre bir ilişkisi olduğunu düşünmek kadar akıl yoksunluğu, bilgisizlik olabilir mi?.. İnsan kanı, Türk kanı içen ve bu derece vahşi, acımasız, katil ruhlu, yobaz canavarların ve katliamların yapıldığı bir toplulukta huzur bulunur mu?..

Bu bağnaz softanın, İslâm Dini ve Allah’a İnanmak ile bir ilgisi olabilir mi?.. Bu düpedüz cahil bir toplumun, bağnaz, anlayış ve bulanık düşünüşünün kirli bir ürünü, katliam ve soykırımıdır…

 

İşte Size Arap Kavmi!..

Hz. Ali, daha on yaşında iken ilk Müslümanlardan birisi olmuş, Peygambere en yakın insan ve onun her savaş ve barışta yanında, en uzun kalan, yaşayan insan ve Kuran ile Sünneti daha on (10) yaşında Kayınbabası ve Peygamberin amcasının oğlu, Allah’ın Resulü Peygamberimizden öğrenen ve bunu en iyi bilen ve uygulayan kimsedir.

Peygamberimiz, Hz. Muhammed’in damadı ve aynı zamanda amcasının oğlu olan Hz. Ali, “Kadir Hum” denilen yerde kendisine Peygamber’den sonra, “İlk Halifelik” işaret edilen kişidir. 

Hz. Muhammed vefat edince, Peygamberin cenazesi henüz kaldırılmamış, ortada dururken, Hz. Ali ve yanındakiler de defin işleri ile uğraşırlar iken Hz. Peygamber’in damadı ve yanındakiler olmadan, Hz. Ebubekir Halife seçiliyor…

Peygamber’in ölümünden hemen sonra Müslüman Arapların birbiri ile savaşları başlar 717 yılında Ömer İbn i Abdülaziz Halife olur…İki yıl sonra hastalanır yerine 719 yılında Yezid İbn i Abdülmelik geçer. Yezid İbn i Abdülmelik ile Yezid ibni Mehlep’in arası iyi değildir… Halifeliğe Yezid İbn i Mehlep’in oğlu olan Muaviye geçer.                                           

Araplar, Hz.Muamed’in Kadir Hum denilen yerde 125 bin kişilik bir topluluk huzurunda Hz. Ali’nin Halifeliğini işaret etmiştir. Araplar makam itibar görme hırsı sebebiye Hz. Ali’nin Halifeliğini kabul etmediler. Yani Peygamber’e uymadılar ve sadakat göstermediler. Hz.Peygâmberin ölümünden sonra yanındakilere karşı, sürekli baskı uyguladılar. Bunun yanında “Sıffın Savaşı” başladı. Muaviye taraftarları mızrakların ucuna Kuran sayfaları geçirdiler. Hz. Ali ve taraftarlar bu şekilde savaşmayacaklarını bildirdiler. Halifeyi "Halkın" seçmesine  karar verilir. Bunun üzerine, önce Ali'nin hakemi kürsüye çıkarak: "Ali ve Muaviye'yi görevden aldım." der. Muaviye’nin hakemi kürsüye çıkarak: Gördünüz Ali görevden alındı... Ben de (Parmağındaki yüzüğü gösterip): “Şu yüzüğü parmağıma taktığım gibi Muaviye’yi de Halife tayin ettim!..” demesiyle olaylar çığırından çıkar. Dindeki Meshep Ayrılıklarının ilk temeli burada atılmış olur. Küfe Mescidi’nde Hz. Ali’ye suikast düzenlenir. Olay sonrası şehit olur!..

 

Türk’ü: Arap ve Fars’a Feda Etme:

Türk’ü: Arap ve Fars’a feda etme alışkanlığı, Sultan Murat Han’ın oğlu Fatih ile başlamış (Fatih’in kendisinin de saygı duyup sevdiği) Türk Fazıl Tebriziyi, veziri Mahmut Paşa’nın kıskanması sonucu, Fars Mevlânâ Fahrettin Acemî ile anlaşıp, tuzak kurdurmuş ve onu “Din Düşmanı, Sapık Fikirli” ilan ederek, odun yığdırarak, halkın gözleri önünde alevlerin içinde yakmıştır! (Bu bağnaz, güya Müslümandır ve Allah dostudur…)

İşte bu olay, Müslüman Ehli Beyit Türkler, için sonun bir başlangıcı olmuştur!..

 

Sünnilik, Hz. Muhammed’dîn vefatından seksen yıl sonra ortaya çıkmıştır… Arap Aristokrasisi temelli iktidarın; Şiilik ise Arap olmayan muhalif Müslüman kesimin temsilcisi olmuştur. Şiilik, Arap olmayan milletlerin eski dinlerinden özellikle Türklerin “Tek Tengri” inancı ve uygulamasından daha çok etkilenmiştir. Hz. Muhammed’den 200 sene sonra Hadisler derlenmiştir.

Şii Mezhebi: 765 yılında, altıncı İmam Cafer es-Sadık'ın ölümünden sonra, yeni İmamın belirlenmesinde iki kola ayrılmıştır. Birinci (1.) Grup, ana akım Şiî Gruplar: İmam Cafer es-Sadık'ın küçük oğlu Musa Kazım'ı, yedinci İmam olarak tanımışlardır. Bu grup günümüzün On İki (12) İmamcılık koludur.

İkinci (2.) gruplar ise İmam Câʿfer-i Sâdık'in büyük oğlu İsmâil bin Câ'fer el-Mûbarek'i yedinci imam olarak tanımışlardır. İsmâil bin Câ'fer el-Mûbarek'i tuttukları için de İsmâililer olarak adlandırılmışlardır.

“İsmaililik”, Yeni Platonculuk felsefesinden etkilenen, ezoterik bir mezheptir. Öğreti açısından İslâm'daki en zengin, sistematik ve Felsefî Mezhep olarak görülür.

 HurûfilikBatınilik ve Ezoterizm üzerinde uzmanlaşmış Aytunç Altındal'a göre ise Tapınak Şövalyeleri ile Haşhaşiler arasında, kendilerine has Ezoterik ve Batınî İtikatların paylaşımında, pek çok ortak husus mevcuttu.

 

Ehli Beyit Türk düşmanlığı, Fatih ile başlamış; Oğlu II. Beyazıt ile yayılmış; onun oğlu Yavuz Sultan Selim ile kine ve kana bulanarak keskinleşmiş; onun da oğlu Sultan Süleyman’a (Kânûnî) gelindiğinde, artık: “Türk” Sarayın Yönetiminden ve Devlet Kadrolarından tamamen temizlenmiştir!.. Budan sonraki 350- hatta 400 yıl “Türk!..” sözünden nefret edilir olunmuştur…

 

Türkler’in, Devlet ve Saray’ın Yönetim Kadrosundan temizlenme işi tâ ki Enderun Akademisi’ne Devşirmelerden: Bulgar, Sırp, Hırvat, Boşnak, Arnavutlar ile birlikte; ancak ve nice yüz yıllar sonra, Türk öğrencilerin de alınmağa başlandığı ve bu öğrencilerin mezun olduktan sonra Devlet ve Saray Kadrolarında görev almalarına kadar devam etmiştir!.. Arap, Fars ve Devşirme Kadroları Osmanlı Türkiye’sinde dört yüz (400) yıl Türkler’i aşağılayarak ve ikinci sınıf vatandaş olarak görüp, yönetmişlerdir!.. 

Türkler’e uygulanan bu politika, Türkistan Türkleri’nin büyük bölümünün dağıtılarak Araplaştırılması, örf, adet gelenek göreneklerini yitirmesine yol açtı… Kadınların değişik renklerde çarşafa girmeleri, yüzlerine peçe örtmeleri ve simsiyah elbiseler içinde bir ucubeye dönüşümü bu devrede başlamıştır. Hatta Ali, Abdullah, Ahmet, Mehmet, Mahmut, Muhammed, …vb. Esma, Fatima, Aişe, Amine, Eslem, Gülendam, Hatice, …vb. isimler almaları veya koyma kendi benliklerini unutturma, asimile etme, Arap Komutanı Yezit’ın “Türkler’in kanını içme ve Kanının helâl olması fikri!..”, Türkistan Politikasının,  Osmanlı Türkiyesinde değiştirilmiş versiyonudur!..

Osmanlı Türkiyesinde ise durum sırasıyla Fatih, II.Beyazıt, Yavuz Selim, Kanunî, bu politika ve uygulamayı bilerek ve isteyerek yapmamışlardır. Acem ve Arap Molalarca kandırılmışlardır. Allah korkusuyla aldatan ve Hakanların etrafına kümelenmiş bu Acem ve Arap Mollalardan Fatih bile korkmuş, Yavuz Sultan Selim döneminde, Halifelik ile birlikte: “Bugünün Suriyelilerinin Türkiye’ye getirilmesi gibi” 2000 Molla ve Ulema Osmanlı Türkiyesi yurduna davet edilerek getirilmiştir!.. 

Her istedikleri verilerek şımartılan; Acem ve Arap Mollalar, Şeyhülislâmlık Makamını elinde bulundurmak veya ona en yakın mevkilerde bulunmak imtiyazıyla, çağın çok çok ötesindeki geri kalmış düşünceleri: Bağnaz, tutucu, softa görüşlülük ile hareket ederek, Padişahlık makamına gelen her idareciyi yönlendirmişlerdir. 

Yenilikçilere de “Gavur Padişah” ismini yakıştırmışlardır. Böylece asıl teb’a “Türk’e”, Türk Milletine, her istediklerini yaptırmışlardır… Bu durum bilhassa Yavuz Sultan Selim döneminde hız kazanarak, Türk ve Türklük yerini Acem, Arap ve diğer (Bulgar, Sırp, Hırvat, Boşnak, Arnavut) Hıristiyanların Enderun’dan mezun, iyi eğitim almış Müslümanlaştırılmış Devşirme çocukları Türk Paşa, Vezir, Vezirazam ve Bürokratların yerlerini alarak, Saray, Devletin ve üst derecedeki bürokrasi ve memuriyet görevlerinden Türkler’e el çektirilmiştir. Türkler cahilliğe terk edilmiştir!

Kanunî devrinde ise ne Sarayın ne de Devletin yönetiminde Türk’ten eser yoktur!..

 

Nice yüz yıllar (400 yıl) sonra; ancak Islahat Hareketlerinin başlamasıyla birlikte, Türk öğrenciler de Enderun Akademisine girebilmiştir. Buradan mezun olup, devlet kadrolarında yer alıncaya kadar, Türkler’in aydınları, Jön Türkler (Yeni Osmanlılar, Yeni Türkler) grubunu oluşturabildiler… Siyasî Teşekkülleri ise “İttihat ve Taraki Partisi”’dir… İşte bunlar Son Osmanlılardır!..

(Namık Kemal, Şinasi, Ali Suavi, Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet, Prens Sebahattin, Yusuf Akçura, Doktor Nazım, Ağah Efendi, Ziya Paşa, Mustafa Fazıl Paşa, Mithat Paşa, Padişah V. Murat, Padişah Genç Osman, Sadrazam Talat Paşa, Harbiye Nazırı Enver Paşa, Bahriye Nazırı Ahmet Cemal Paşa, Talat Paşa, Cemal Paşa, Mustafa Kemal Paşa, İsmet İnönü, Fevziçakmak, Kazım Karabekir, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Vefik Paşa, Yahya Kemal, Mehmet Âkif, Ziya Paşa, Şinasî…vb.)

 

Arap ve Fars ulemalar, Türk halkına, Osmanlılık, Ümmetçiliği benimsetmek için gereğinden fazla cebir, baskı ve yaptırımlar uygulamıştır. “Türküm” demek yasaklanmıştır. Türk’e, Türk Milletine “İslâm Ümmetinden”, “Osmanlı Milletinden”, “Padişahın Kullarından” olması dayatılmış, Allah’ın kulluğu yerine “Kula Kulluk” yapması istenilmiştir…

“Türk” olduğu ise unutturulmuştur. “Türk’üm” demek suç sayılmıştır. Türk’e sen “Ümmetsin!..” denilmişti. Fars ve Araplar’ın asıl amaçları da buydu. Müslümanlık adı altında, tarihî hadiselerde de görüldüğü gibi milletleri katletmek ve asimile ederek Araplaştırmaktı… Kendileri Arap, Fars’tı; fakat “Türk”, Türk değil Ümmetti!.. Hepimiz Osmanlı topluluğu (Tebası) idik; fakat Türk, Türk değil Osmanlıydı!..

 

“Türk”, “Türk” olmaktan korkar hale getirilmişti! “Türküm” diyenler, karşısında: Çatık bir kaş, asık bir yüz, kaba bir söz buluyor, aşağılanıyor, hakaret görüyordu… Türk Milletinin fertlerine, “Türk” olmayı bir aşağılanma mevzuu yapmıştı. Türklüğünden utandırılmış, “Türk”, Türklükten nefret eder hale gelmişti...  

Selçuklunun sonlarından, Osmanlının ise başından, “Hasta Adam” ilan edildiği zamana kadar geçen, dört yüz (400) yıl, hep bu siyaset bu yol bu uygulama büyük rağbet gördü!.. Padişahlara bu politika izlemesi bu politikayı uygulaması öğretilmiştir!..

Arada bir tahta tesadüf eseri çıkan Türk gibi düşünen Padişahlar da sudan sebeplerle tahttan derhal indirilmiş veya bir ayaklanma sonucu feci şekilde öldürülmüştür!..

Türk Fazıl Tebrizi ve Fars Mevlâna Fahrettin Acemî:

Uzun boylu ve iri cüsseli Fars Mevlâna Fahrettin Acemî, Fatih’in yanında ve Saray’dan sürükleye sürükleye getirdiği ve herkesin gözleri önünde, direğe bağladığı Türk Fazıl Tebrizi’yi yığdığı odun ateşinde, kendi sakalı da tutuşmuş olduğu halde vahşice yakıyor…

Bağnaz, yobaz ve tutucu Mevlâna Fahrettin Acemî, “Bu yaptığını hoş gösterip bunu da halka “Allah ve İslâm” adına yutturuyordu!.. Demek ki: “Allah ile aldatmak” yeni değildi. Yıllardır kullanılan bir kılıf ve anlayıştı!..

Fars Mevlâna Fahrettin Acemî gibi yobaz Mollalar, Yavuz Selim, “Kutsal Emanetleri İstanbul’a getirip Halifeliği üzerine aldıktan sonra” mızmızlanıp Peygamber soyundan gelmeyen “Türk” bir Halife’ye razı olmuyorlardı, çünkü bir Arap’ın gözünde Türk bir “Mevâlî” idi.  

Arap ve Fars Dili ile yüksek din ve fen derslerini çok iyi bilen Yavuz Sultan Selim Arap ve Farslar ile anlaştı! Arap ve Fars iki bin (2.000) Molla ve Ulemâ’yı ülkeye getirttiyor…  Bunları: Mal, mülk, para ve makama boğuyor… Böylece Türkler; ikinci, giderek üçüncü hatta dördüncü plana itiliyor. Türkler, Saray’ın ve Devletin yönetim kadrolarından temizleniyor, Türk Devletinin Türksüzleştirilmesinin önü, Saray’a yerleştirilmiş Acem ve Arap Molla ve Ulemalar ile açılmış oluyordu. 

Saray Yönetimi ve Devlet Kadrolarından Türk’ün Kovulması:

Sonra ne oldu? Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı   "Osmanlıca" denilen bir dil doğdu. Artık Türkler olarak “Türk” değildik! Osmanlıydık.  Sabah okullarda “Padişahımız çok yaşa!” diyorduk! Padişah’ın kulları olunmuştu… Türkler, Allah varken bir insana kul olmuşlardı. “Kula kulluk yapıyorlardı!..”

Arap’a Arap; Arnavut’a Arnavut; Fars’a Fars; Rum’a Rum; diyebilir; fakat Türk’e Türk denilemezdi… Yasaktı!.. “Osmanlıyız!” demek mecburiyeti vardı…

Han, Hakan, Katun (Hatun) isimleri dahi değiştirilmişti (Padişah, Sultan). İsimleri alınmıştı. Din adına sevap kazanacağız, hayırlı olacak ve dine uygun olacak diye ne kadar Arapça isim varsa, çocuklara koydurdular. Arap ve Acem olabilmek için her şey yapılmıştı. Sanki konulan isimlerle birlikte inancımız güç bulacak, değiştirecekti?.. Öyle de oldu… Kuran okumayı bilmiyorduk; fakat nerede bir Arap harfli yazı bulsak duvara asıyor, en kıymetli yerde saklıyorduk… Osmanlı Türkiyesi’nde halkın ancak % 2 veya 3’ü okuma yazma biliyordu.  Aslında biz kara cahildik!.. Kara cahil kalmak için ne gerekiyorsa yapılmış, kara cahil bırakılmıştık…

 

Din ve Milliyet bir sayılıyordu ve biz Türkler, “Türk” değil Ümmettik!..

“Vatan” sözü yasaklanmıştı. Namık Kemal’in “Vatan yahut Silistre” Piyesi sahnelendiğinde yer yerinden oynuyordu. Namık Kemal, Kıbrıs adasında bir şehir olan Magosa’ya “Sürgün” ediliyor.

Halk ilk kez “Vatan” sözünü o piyeste duyuyor… Millî bir duyguya sahip olarak. “Türk” olduğunu öğrenip, anlıyordu!..

 

1603 yılında: Ehlibeyt Türk Tekkeleri yasaklanıyor. Yerine Halid i Nakşi, Kürt Tekkeleri kuruluyor…

Türkçe ve Türk Milleti köşeye itiliyor…

“Türk: Kaba ve yabani” oluyor.

1919-1920 yıllarında Şeyhülislâmlık makamında bulunan Mustafa Sabri Efendi Türk, Türküm, Türkçüyüm diyenlere: “Soysuzlar” diyordu!.. Daha da ileri giderek: Türklüğünden istifa ediyor:

“Yalnız Müslüman ve insan kalmak üzere, Türklükten, şeref ve izzetimle istifa ediyorum… Allah’ın huzurunda (…) Tövbe Yarabbi Tövbe Türklüğüme!.. Beni Türk Milletin’den addetme” diyordu. Bu adam da Osmanlı İmparatorluk Türkiyesi’nin Şeyhülislâmıydı… İnsanların kendi mensubiyeti, ırkına bu derece nefret ile bakması, iğrenilecek duruma getirilmiş olmasını Fars ve Arap Mollaların nasıl başardıklarına şaşmamak elde değil!..

Halka: “Biz Türk değil miyiz?” diye sorulduğunda ise “Estafirullah!” diye karşılık veriyorlardı… “Türk” kelimesinden ürküyor, “Türklük” ten çekiniyorlar, “Türk” olarak ifşa edilip açığa çıkarılmaktan korkuyorlardı!..

 

1913 yılında yazdığı kitapta, Prof. Dr. Ahmet Naim:

“Türk’ün geçmişini bilmesine, öğrenmesine hiç lüzum ve ihtiyaç yok!.. Gerekli olan Şeriatı öğrenmektir!” diyordu.

İslâm Ümmetinden ve Osmanlı Milletinden idik…

Türklüğü kabul etmiyorlardı. Halbuki biz Türk’tük, bu Ordu Türk Ordusuydu, Türklük için savaşıyorduk!..

 

Yavuz döneminde, Alevî Bektaşi Türkmenleri de “Kızılbaş” olmuştu…

 

Fatih’in oğlu Beyazıt, onun oğlu Yavuz Selim, onun oğlu Kanuni'ye gelince kadarki zamanda, bu değişim en doruk noktaya ulaştı...

"Türk" Aşağılandı horlandı. "TÜRKÜM" demekten utanır olduk. Korkumuzdan "Ben Türküm!..” diyemedik.

"Enderun Akademisi" Bulgar, Sırp, Hırvat, Boşnaklar, Arnavutlara açık; ama 1850’lilere gelinceye kadar Türkler’e kapalıydı… Türkler, cahil bırakılmıştı… Asker ise bütün savaşları kaybediyordu…

1480 yıllarından, taa 1830'lu yıllara, tam tamına üç yüz elli, (350-400) yıl "İttihat ve Terakki Ekibi", Jöntürkler (Yeni Osmanlılar) Enderun’dan mezun olup Devlette görev alıncaya kadar sürdü… Dört yüz (400) yıl Türksüz geçen zaman içinde, Osmanlı Sarayında ve Osmanlı Devlet Kademelerinde "TÜRK" yoktur!..

"Türkler", Saray yönetiminden ve Devlet yönetiminden sökülüp alınmıştı... Saray’ı ve Devleti, Enderun Akademisinden mezun: Bulgar, Sırp, Hırvat, Boşnak, Arnavut Devşirmeler, Gayri Müslümlerin Müslümanlaştırılmış çocukları yönetiyordu!..

 

Savaşarak ve kanıyla sulayarak aldığı ve her metrekaresinde yirmi beş (25) Türk’ün yattığı bu topraklarda Türk: “Yabani ve Dağlı” idi!.. Görüldüğü yerde öldürülürse: “Kanı helâl!” idi…

Bugün “Türk” ve “Türkçülük” idealini temsil ettiğini söyleyen siyasî liderler, Türk Milletinin önderi Atatürk'e ve onun savunduğu:

"Benim en büyük övüncüm TÜRK olarak doğmuş olmamdır!"; Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur!; Ne mutlu Türk’üm diyene!”; “Ey Türk yüksel! Senin için yükselmenin hududu yoktur!..” derken, bir başkası da: “Türk’üm, Doğruyum, Çalışkanı… diye devam eden “Millî And” ımızı kaldırarak: “Hergün Türk’üm demekle Türk olunmaz!..”, “Bana Türklük ile de gelmeyin!”, “Milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum!” diyenlerle, aynı safta yer almayı öğünç ve iftihar kaynağı görüyordu…  

Atatürk bir dâhiydi, gelmeden önce geleceği görebilecek kadar uzak görüşlüydü. O yine yüz (100) yıl öncesini görmüş ve tam da bugünler için uzak görüşlülükte bulunarak şu sözleri söylemişti. İşte bu söz, sözümüzün delili ve en büyük kanıtıdır; ancak biz atamızın bu sözünü yabana attık!.. Sözünü dikkate almadık! İşte biz bugün bu hatamızın cezasını misli ile çekiyoruz!...

“Başımıza getireceğiniz insanların kanındaki cevheri asliyi tahlil etmekten bir an bile feragat etmeyin!..”

 “Ey Türk Gençliği!..” diye başlayan Mustafa Kemal Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi’nde en güzel bir şekilde ifadesini bulmuştur!..

 

1480-1830 arasında geçen (350-400) yıllık “Ümmet ve Osmanlıcılıktan” ders almamış olanların, Türk ülkesi Türkiye’yi yeniden Türksüzleştirmeye kalkışmalarına gözünüzü kapayamaz, yapılanları görmemezlikten gelemezsiniz…

Burası yol geçen hanı olur ve Türklerin Vatanı göçmenler ile dolarsa ve Yavuz’un: “Arapve Fars Mollalar, Cemaatler, Şeyhler, Şıhlar…ve benzerlerinin el üstünde tutulduğu döneme” dönerse, bir dört yüz (400) yıl daha (Yeni Osmanlılar) Atatürk ve Arkadaşları gibi Türkler’in gelip Türk’ü kurtarmasını beklemek zorunda kalırsınız!..

 

Geçmişten, 2022’ye Gelindiğinde Türk Devletindeki Politika:

 “Türk’üm!” diyen “AND”ımız kaldırılır. TC. levhalardan ve resmi yazışmalardan silinmek istenir. “Türk ve Türklüğe” cephe alınır. Atatürk ve arkadaşlarının yaptıkları önemsizleştirilmek ve unutturulmak istenir. Atatürk’ün yaptığı İnkılâplar rafa kaldırılır. İstiklâl Savaşı Kahramanlarına küfredilir, “İstilâl Savaşı” yok sayılır, bir sümüklü akıl yoksunu: “Keşke Yunan kazansaydı!..” der; TBMM Başkanlığına kadar yükselmiş zat, İstiklâl Savaşı ve Düşmanları kabul etmezse, ülkede Türkler ya yok veya çok azınlıkta kalmış demektir!..

Ülkeye bolca göçmen doldurulur, etnik unsur çoğaltılarak “Türk Nüfusu” azınlığa indirilmek istenir.

Osmanlıda olduğu dönemler gibi: "HAK, HUKUK, ADALET" rafa kaldırılmış; rüşvet iltimas, yolsuzluk, hırsızlık, başını alıp gitmişti.

O dönemde de sadece "Türk" halkına revâ görülerek Türklere yüklenen, ağır vergi yükleri sebebiyle, her gittiği yaylada, bir miktar hayvanını vergi olarak bırakarak geriye dönüyorlardı... Bu sebeple Türkler akın akın Azerbaycan, İran'a Şah İsmail'e sığınır olmuştu...

Bugün farklı adlarla Türkiye’de 532 çeşit vergi ve ceza ödüyoruz:

Gelir Vergisi (GV), Kurumlar Vergisi (KV), Özel Tüketim Vergisi (ÖTV), Katma Değer Vergisi (KDV), ve bunların içinde gerçekleşen teferruat vergi katkı payları ve cezalar toplamı beş yüz otuz iki (532) çeşittir. Dün böyle oldu. Bugün bu devam ederse düne, yeniden döneriz…

 

II. Beyazıt Döneminde: Rüşvet, iltimas adam kayırma, makam ve mevkilerin para karşılığında satılması; hak, hukuk ve adaletsizlikte, gelinen nokta, halkı tedirgin ediyordu...

Tımar Sahibi Beyler de durumdan hiç hoşnut değillerdi. Şikayetlerini gelip İstanbul ve Erdebil'deki Bektaşî Dergâhına iletiyorlardı... O devrin ulularından Şair Fuzûlî de Osmanlının hizmetine girmiş, Sarayda okuduğu kasidelerle, Padişahın gönlünü kazanmıştı. Bu sebeple Fuzûlî'ye dokuz (9) Akçelik Maaş bağlanmıştı.

 

Fuzûlî, Evkaftaki Dokuz (9) Akçelik Maaşını almaya gidince, devlet çarkının rüşvetsiz, işlemediğini görmüştü... Böyle bir durum karşısında, maaşını alamamış olmanın hüznü ile evine, eli boş olarak dönerek, köşesine çekilmişti...

Fuzûlî, durumu anlatan, Padişah'a yazdığı "Şikâyetnâmesinde":

 

“Selam verdim, rüşvet değildir deyu almadılar.

Hükmü (belgeyi) gösterdim, faydasızdır diye iltifat etmediler.

 

Başka bir tarihçi de Osmanlıda ayyuka çıkmış rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, hak, hukuk ve adaletsizlikte gelinen noktayı anlatırken:

"Devlet-i Ali Osmaniye'de:

Terfi i temayüz ilim ile olmaz!

Ya olacak, kuvvetli iltimas;

Ya olacak, madeni has...

Ya da olacak, ten ile temas... " demektedir.

 

İşte, Bektaşî Tekkesi, Türkmen Yeniçeri Askerleri ve Yeniçeri Ağaları böyle rüşvetlerle kendilerine verilen Tımarların (toprakların), ellerinden alınarak, Devşirmelere, rüşvet karşılığında satıldığından şikâyetçiydiler...

"Enderun Mektebi"nden yetişmiş ve üst makamlarda yüksek maaşla görevlendirilmiş Devşirme Ağalara, Devşirme Paşalara ve Devşirme Vezirlere, yine rüşvet karşılığında verilmesi sebebiyle, şikayetçi olup isyandaydılar. Şair Mesihi, o dönemdeki Türk olanların durumunu:

 

“Mesihi, gökten insen, sana yer yok!..

Yürü, var gel: Ya Arap'tan ya Acem'den!..” diyerek çok güzel bir şekilde anlatır.

 

İşte bu sebeplerle Türkmen Yeniçeriler, Saraya yürüyorlar ve Padişaha:

 

«Bizim Tımarlarımız (Toprak) alınıp Devşirmelere veriliyor.  

Üst makamlara hep Devşirmeler atanıyor?.. 

Biz fakirleşiyoruz, onlar zenginleşiyorlar.

Biz Türkmeniz! Türküz!..

Bu topraklar bizim. 

Sarayı, niçin Devşirmeler yönetiyor? 

Sarayı ve Devleti yönetmek bizim hakkımız!" diyorlardı...

 

Padişah II. Beyazıt:

Yeniçeri Bektaşi Türkmen Ağalarının tamamına yakını değiştirildi...

Görevlerinden alınan Bektaşî Türkmenlerinin yerine, Enderun Mektebi'nden yetişmiş ve her biri 14-16 yıl eğitim görmüş Devşirmeler: Yeniçeri Ocağı Ağalığı, Paşalık ve Vezirlik Makamlarına atandılar...

 

Osmanlının, Yeniçeri Askerî Ocağının tamamına yakını Alevî veya Sunî Bektaşî Tarikatı Mensubu Türkmenlerdi… Bunlar komutanlarının değişmesini ve Devşirmeler tarafından yönetilmeyi kendilerine zül sayıyorlar ve bu aşağılanmayı bir türlü hazmedemiyorlardı… Bundan sonraki zamanda da Yeniçeriler içinde homurtular, sesler ve isyanlar ayyuka çıkmış, dinmek bilmiyordu...

Bugün Türkler, Türkçe konuşmasını bile Hülâgü Han'a borçludur. Bağdat Seferi olmasa; Anadolu Türklüğü tamamen Araplaşacak veya Farslaşacaktı.

Tarih yazanlar; hiçbir zaman tarihi yapanlara, sadık kalmadığı için birçok şey göz ardı edilir. Örneğin:

Arap Kuteybe Bin Müslim: Vilat, Talkan ve Curcan’da katlettikleri yüz binlerce Türk’ün adı bile anılmaz. 24 km yol boyunca çeşitli işkencelerle öldürüldükten sonra ağaçlara asılarak katledilen Türkler’dan hiç bahsedilmez.

Hülâgü Han'ın bir özelliği de bilim adamlarını sevmesi ve korumasıdır. Nesredin Tûsî’yi hapisten çıkarmış ve araştırmalarını yapması için ona her türlü imkân sağlamıştır.

 

Hülâgü Han: “Türklerin katli vaciptir!” diye fetva veren, Abbasi Halifesi Muttasım Billah’ı, önce dansöz kıyafeti giydirip oynattıktan sonra, oğullarıyla birlikte halıya sardırıp atlarına çiğneterek öldürtmüştür!..

Böylece, Türk katliamlarının öcünü aldığını söylemiştir…

 

Dünden Günümüze Değişmeyen Tavır ve Davranışlar:

Fatih (1451-1481); oğlu II.Beyazıt (1481-11512); oğlu Yavuz Sultan Selim (1512- 1520); oğlu Kanunî Sultan Süleyman (1512-1566) döneminde de Türk Sarayın  yönetiminden ve Devlet kadrolarından tamamen temizlenmiştir.  Bu dört yüz (400) yıl devam etmiş, İlk Islahat Hareketlerinin başladığı Lale Devri ve sonrasına kadar devam etmiştir.

III. Selim (1789-1807) ve II. Mahmut (1808-1839) Dönemlerindeki askerî ve yönetimde getirilen ıslahatlarla (yenilikler) hız kazanmış ve Tanzimat Dönemi (1839) Islahatları ile genişleyerek devam ettiği döneme kadar Devlet ve Saray Kadrolarında “Türk” ten söz etmek mümkün değildir!..

1839 Tanzimat Dönemi’nden 1923 Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluna kadar geçen seksen dört yıl (84) Jön Türkler ve siyasî uzantısı İttihat ve Terakki Partisi ve devamında Türkiye Cumhuriyeti’nin 29 Ekim 2923’te kuruluşu ile Türkler tekraren hürriyetine kavuşarak yepyeni bir devlet kurmuştur… 1923-1938 Atatürk ve Arkadaşlarının kurduğu on beş (15) yıllık genç ve zinde Türkiye’de çok büyük hamleler ve yenilikler yapıldı. Bu da Atatürk’ün 1938’de ölümü ile gerileyen ve 1950 yılında NATO’ya üyelik, ABD’ne verilen Amerikan Üstleri ve alınan MARŞAL YARDIMLARININ Ali Adnan MENDERES Hükümeti ve Türkiye’ye diz çöktürme hareketi Atatürk Türkiye’sinin ileri hamlelerine ABD güdümüne girerek tuzak kurdu!.. Türkiye Cumhuriyeti tam anlamıyla Türk’tü, Türkçüydü. Atatürk’ün ölümün sonrasında otuz bir (31) yıl Türk kalabildikten sonra, İslâm adı altında Ümetçiliğe adım adım zorlandı; ve nihayet 2022’ye geldiğimizde Türk Devleti Türk olanların elinden çıktı…

Kapatılan Tekke ve Zaviyeler’in yeniden açılmaya başlanması, Tarikat ve Cemaatlerin önünü açma, giderek holdinkleşen Cemaat ve Tarikatlar, Deletin en önemli yerlerini ele geçirdiler. Kendilerince bu “Kafir” devlette yağma ve talana başladılar. Herşey mübahtı ve bunlar Müslümandı!.. 15 Temmuz 2015’te “Kalkışması Harekâtı” ile darbe yemiş gibi olsa da 2022’de tam anlamıyla devlettir yönetir oldu!..

Menderes Hükümeti’nin tekraren Nur Cemaati Lideri Said’i Nursi’nin meydanlara çıkması,  ile başlayan Tarikat, Cemaat, Siyaset, Ticaret İlişkisi, otuz (30) yıl boyunca Süleyman DEMİREL’e, on beş (15) yıl boyunca Turgut ÖZAL’a; beş-altı (5 -6) yıl da Milliyetçi Cephe Hükümetlerine, yirmi bir (21) yıl boyunca da Recep Tayyip ERDOĞAN’a iktidarlarına, yapılan seçimleri, altın tepsi içerisinde sundu… 80 yılda Mustafa Kemal Atatürk’ün aydınlattığı ve tamı tamına Mustafa Kemal Atatürk’ün on beş (15) yıllık iktidarında gösterdiği, muassır (çağdaş) medeniyet yolundan saparak, Türkiye Cumhuriyeti’ni Ortadoğu’nun pısırık, kaderci; akıl, mantık ve bilimden yoksun; kötürüm devleti olma batağına sapladı…

Türk Gençliği olarak: Tarihimizin, kadar, her şeyine sahip çıkacağız. Türk çocuğu; kendi soyundan binlerce kahramanın çıktığını bilecek, Türk olmanın gururunu yaşayacak!

Ulu önder Atatürk’ün dediği gibi:

“Başına getireceği yöneticilerin, kanındaki cevheri asliyeye dikkat etmelidir.

Ey Türk yüksel senin için yükselmenin hududu yoktur!..

TÜRK BUDUR:

“YILDIRIMDIR, KASIRGADIR, DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞTİR!..”

 

KAYNAKLAR:

Nasıl Müslüman Olsuk- Erdoğan AYDIN, Kırmızı Yayınları

Tarihimizle yüzleşmek, Emre KONGAR-Remzi Kitabevi

AHalaçoğlu, Yusuf. “Fersah”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 12: 412. Ankara: TDV Yayınları, 1995.

Ahmet Lütfi Kazancı, “Haccâc b. Yûsuf es-Sakafî”, UÜ İlâhiyat Fakültesi Dergisi, IV/4, Bursa 1992, s. 117-127.

Kitapçı, Zekeriya. İlk Müslüman Türk Hükümdarları. İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1988.

Lewis, Bernard. Tarihte Araplar. Trc. Hakkı Dursun Yıldız. İstanbul: Anka Yayınları, 2000.

http://cuid.cumhuriyet.edu.tr/tr/pub/issue/36586/417935

https://tr.wikipedia.org/wiki/Ha%C5%9Fha%C5%9F%C3%AEler

https://www.ehlisunnetbuyukleri.com/Menkibeler/Meshurlarin-Son-Sozleri/Detay/Haccac-i-zalim-Yusuf-es-Sekafi/845

https://sorularlarisale.com/haccac-i-zalim

https://arkeofili.com/karahan-tepede-gobeklitepedekilere-benzemeyen-kesifler/

https://www.google.com/search?source=univ&tbm=isch&q=%C5%9Eanl%C4%B1urfa+G%C3%B6bekli+Tepe+hayvan+fig%C3%BCrleri,+Karahan+(Ke%C3%A7ili+Tepe)+insan+fig%C3%BCrleri&fir=F-pZxAnwo3zloM%252CW3sXrBF5CBxUsM%252C_%253BqpdDV--If8Z4jM%252Cu4r2u0_Dq-uoGM%252C_%253BK_dxNZ47Ww2e9M%252Cu4r2u0_Dq-uoGM%252C_%253Bsh1Cg1urFPK-xM%252CgBWG0raW_tFPgM%252C_%253BHqias9mJzb6RLM%252Cnw8QTBeZhDId6M%252C_%253B7qLrcIpa-L92NM%252Cu4r2u0_Dq-uoGM%252C_%253BmsrRMpnEnKVPmM%252CoiFwAlkWwnpITM%252C_%253BDJRk9-JASdzC_M%252CoiFwAlkWwnpITM%252C_%253BOH6XlShS67ltAM%252Cnw8QTBeZhDId6M%252C_%253BikSP8COGsm-VXM%252CR7hTi7Bo7R9IRM%252C_&usg=AI4_-kRl1ZpqgFQgS1TLyEvLhTzrot8XBw&sa=X&ved=2ahUKEwjW9Nbqmfv5AhVDYPEDHSyUBgYQjJkEegQIAhAC https://m.facebook.com/TheNewYoungTurks/photos/t%C3%BCrkler-nasil-m%C3%BCsl%C3%BCman-oldu-kili%C3%A7-zoruyla-mi-yoksa-isteyerek-miarap-ordular%C4%B1n%C4%B1n-/468321736623317/

https://www.google.com/search?q=T%C3%BCrkiye%27de+vatanda%C5%9Ftan+ka%C3%A7+%C3%A7e%C5%9Fit+vergi+al%C4%B1n%C4%B1yor%3F&ei=9mDrYsKjKICGxc8Pu-mQkAo&ved=0ahUKEwjC9q7Cwaz5AhUAQ_EDHbs0BKIQ4dUDCA4&uact=5&oq=T%C3%BCrkiye%27de+vatanda%C5%9Ftan+ka%C3%A7+%C3%A7e%C5%9Fit+vergi+al%C4%B1n%C4%B1yor%3F&gs_lcp=Cgdnd3Mtd2l6EAMyBwghEKABEAoyBwghEKABEAoyBwghEKABEAoyBwghEKABEAo6FAgAEOoCELQCEIoDELcDENQDEOUCOhEILhCABBCxAxCDARDHARDRAzoLCAAQgAQQsQMQgwE6CAgAEIAEELEDOgQIABBDOg4ILhCABBDHARDRAxDUAjoICC4QsQMQgwE6FAguEIAEELEDEIMBEMcBENEDENQCOg4ILhCABBCxAxDHARDRAzoLCC4QgAQQsQMQ1AI6CgguELEDENQCEEM6BQgAEIAEOgUIABCxAzoECAAQDToGCAAQHhANOgYIABAeEBY6CAghEB4QFhAdOgQIIRAVSgQIQRgASgQIRhgAUABYx50BYOyiAWgBcAF4AYAB-wGIAc47kgEGMC40Ni4zmAEAoAEBsAEIwAEB&sclient=gws-wiz

https://www.google.com/search?q=Ben+Arab%C4%B1m%2C+T%C3%BCrk+de%C4%9Filim.+Bundan+da+grur+duyuyorum+s%C3%B6z%C3%BCn%C3%BC+s%C3%B6yleyen+siyaset%C3%A7i+kim%3F&oq=Ben+Arab%C4%B1m%2C+T%C3%BCrk+de%C4%9Filim.+Bundan+da+grur+duyuyorum+s%C3%B6z%C3%BCn%C3%BC+s%C3%B6yleyen+siyaset%C3%A7i+kim%3F&aqs=chrome..69i57.40115j0j4&sourceid=chrome&ie=UTF-8

 


20 Nisan 2022 Çarşamba

RUSLAR ve TÜRKLER; Abdullah Çağrı ELGÜN

RUSLAR ve TÜRKLER                   Abdullah Çağrı ELGÜN

Ruslar Bize Neler Yaptı?

1780’de Odesa, Özi Kalesi’ni kuşatarak bir günde 25. Bin Türk’ü katleden Rusya’dır.

I.Abdülhamit (1768-1774) bunu duyunca felç geçirdi. Çeçenistan, Kırım, Volga, Sibir, Astrahan, Tatar, Dest-i Kıpçak (Kazak) Hanlıklarını yok ederek büyük katliam yapan Rusya’dır. Burada bulunan Türkler canlarını kurtarmak için yollara düştü, kimi denizde boğuldu kimi karlı yollarda hastalıktan öldü… (Kırım Göçü, Karakalpak Göçü, Tatar Göçü, Ahıska Göçü, Kazak ve Kırgız Sürgünleri…) Ruslar’ın Türkler’e yaptığı katliamlardır.

Ruslar, Türk Hanlıklarının içine soktukları çok az sayıda ajanlar vasıtasıyla, satın aldıkları din adamları ve devlet adamları sayesinde Türkler’i içten çökertmişler ve bu satılmışların yaptıkları propagandalar sayesinde, Türk Hanlıklarını tek tek ele geçirmişlerdir. Ele geçirilen yerlerdeki Türkler’den kurdukları ordularla, Türk’ü Türk ile savaştırıp Türkler’i, birbirlerine kırdırdılar. Bugün, Çeçenistan Askerleri’nin Ukrayna’da (Tatar Türkleri) savaştırıldığı gibi…

Ukrayna halkının çoğunluğu Tatar Türkü’dür. Başken Kiev (Kıyevi) (Kıyı Ev) demek olup isimleri de Türkçedir. Bu bölgenin en eski adı Türkiya’dır… Yani bu topraklar Türkler’in hayat sürdüğü ülkedir.

Ruslar ile mücadelemiz bir şarkı sözü misâli: “Bir dargın bir barışık!..” şeklinde vatanları ellerinden alınmış Türkler olarak, 700 yıldır devam etmekte olup, her seferinde Türkler, çok büyük yıkım ve katliama maruz kalmıştır ki bu bir soykırımdır…

Osmanlı Türkiyesi’ni, 1876 Berlin Anlaşmasının ortamına hazırlayıp sokan, Rusya’dır.

1887-1878 (93 Harbi) ile Osmanlı Türkiyesi’nin üçte iki topraklarının kaybına sebep olan Rusya’dır.

Osmanlıyı, kendi valisi (Kavalalı Mehmet Ali ve oğlu İbrahim Paşa) tehdidinden kurtarmak için yardıma gelerek, Osmanlı Topraklarının Paylaşılması planlarını hazırlayan Rusya’dır.

3 Mart 1878 'de Yeşilköy (Ayestefenos) Anlaşmasının imzalanmasından hemen sonra Osmanlı topraklarına el koymak için Balkanlar’da Sırp ve Slavları örgütleyen, Rusya’dır.

Osmanlıyı, Ayestefonos (Yeşilköy) Anlaşması’nı imzalamaya mecbur eden, Rusya’dır.

Ayestefonos (Yeşilköy) Anlaşması ile:

Bosna-Hersek bağımsız olacak.

Romanya, Sırbistan ve Karadağ’ın bağımsızlık verilecek.

Büyük Bulgaristan Krallığı kurulacak ve krallığın sınırları Trakya’dan Arnavutluk, Tuna’dan Ege’ye kadar uzanacak!

Osmanlı Devleti savaş tazminatı olarak Rusya’ya 30 Bin Ruble (245 milyon Osmanlı Altını) ödeyecek…

Teselya, Yunanistan’a teslim edilecek.

Bulgaristan asilleri tarafından, yeni Bulgar Anayasası hazırlanacak.

Boğazlar, savaş ve barış zamanlarında, bütün gemilere açık olacak.

Ermenistan ve Girit’te ıslâhatlar yapılacak.

Ardahan, Artvin, Kars, Doğubayazıt, Sarıkamış, Eleşkirt ve Batum Rusya’ya bırakılacak.

İmparatorluk tahtında Padişah II. Abdülhamit Han bulunuyordu ve bu anlaşmanın hemen sonrasında, “1876’da Berlin Anlaşması” imzalandı…

Rusya, Osmanlıya saldırırsa, İngiltere'nin Osmanlı Türkiyesi’ne yardımı, korumalığı karşılığında Kıbrıs, İngizler’e vermiştir…  Saltanat Tahtında yine Padişah II Abdülhamit Han bulunmaktadır.

Atatürk Döneminde Ruslar ile İlişkilerimiz:

“Genç ve fakir Cumhuriyetimiz hayatta kalma mücadelesi verirken, ABD ve Batı Devletleri Fabrikalarımızın kapanması için kıçlarını yırtarken, beş kuruş para almadan sadece ve sadece; Kuru üzüm, narenciye, domates vs. ve tarım ürünleri karşılığında:

Türkiye'nin en büyük demir çelik işletmesi İskenderun Demir Çelik'i,

Seydişehir Alüminyum'u,

Oymapınar Barajı'nı,

Aliağa Petrol Rafinerisi'ni,

Bandırma Sülfürik Asit Fabrikasını,

Artvin Lif Levha Fabrikasını,

Çayırova Cam Fabrikasını,

Türk Tekstilinin temeli kabul edilen Nazilli Sümerbank Basma Fabrikasını,

Kayseri Sümerbank Bez Fabrikasını,

Arpaçay Barajını,

Orhaneli Termik Santralini,

Ruslar, tek kuruş almadan, tarım ürünleri karşılığında, bize bir nevi hediye etmedi mi?..

Hepsinin parası: Domatesle, salatalık, portakal, mandalina, üzüm, fındıkla ödenmedi mi?

Bunların hepsi ATATÜRK vizyonu değil miydi? ” Atatürk Ruslar ile iyi bir ilişki kurmuş; bu, iyi dostluk sayesinde Türkiye, Kurtuluş Savaşı sonrasında büyük bir hamle yaparak ayağa kalkmıştı!

Bugün İkinci ve Büyük İlişkilerimiz Olan Devlet, Amerika’dır:

ABD, Muavenet Muhribimizi vurmuş, Irak’ta bulunan Özel Kuvvetlerimizin kafasına çuval geçirmiştir.

ABD, göreve getirdiği iktidardaki BOP elemanları ve Fethullah GÜLEN ile 15 Temmuz Kalkışmasını planlayıp Türkiye’yi ele geçirme eylemine kalkışmıştır…

ABD, Irak üzerinde, Eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Turgut BİTLİS’in helikopterini taciz edip düşürmüştür.

ABD, 1948’de, Filistin Halkı üzerinde büyük bir katliam yaparak, İsrail’i bir maşa devlet olarak kurmuş olup, bugüne kadar koruyup ve kollayan da odur.

ABD, Türkiye’nin etrafını kuşatmak, köşeye kıstırmak ve bölmek maksadıyla, Irak’ı bölüp Kuzey Irak’ta Kürdistan Devleti kurmuştur…

ABD, Terörist örgütler PKK-KCK, PYD-YPG, DEAŞ’ı kurmuş, Barzani’yi, şımartmış, kışkırtmış ve Türkiye’nin başına belâ eden de odur.

ABD, her defasında İŞİD, PYD, YPG’ye binlerce TIR silah, havadan helikopterlerle mühimmat atmaya ve teröristleri desteklemeye bugün de devam etmektedir…

ABD, 1974’de Kıbrıs-Rum Savaşı’nda karşımıza çıkmış, “Bizim verdiğimiz silahları kullanamazsınız!..” diyerek “Kıbrıs Harekâtını Durdurmuş” ve Kıbrıs’ın tamamen alınmasını engelleyerek, Kıbrıs’ı bir çıban başı olarak iki başlı bıraktırmıştır!..

ABD, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra, Türkiye’ye yıllarca ambargo uygulamıştır.

ABD, 1974’de “Haşhaş, Kenevir” ekmeyeceksin diye emir vermiş, ekonomimizin gelişmesini engellemiş, ihtiyacımız olan silahları bize satmayı reddederek, durdurmuştur…

“Çayımıza Tütünümüze”, azar azar kota koyan ve ekilmesini yasaklattıran ABD’dir!..

 

Türkiye Cumhurbaşkanına: “Aptal Olma!..” diye efelenen yine ABD’dir!..

Türkiye Hapishanesinde tutuklu bulunan: Casus Papaz Bronson’u serbest bırakmazsan oyarım!..” “Ekonominizi mahvederim, taş devrine dönersiniz!..” deyip kabadayılık yaparak, Casus Papaz Bronson’u zorla alıp götüren ABD’dir!..

Hâlen “Fethullah Gülen”i koruyup kollayan, yine ABD’dir!..

Dünyanın doksan (90) ülkesinde satın aldığı adamlar vasıtasıyla, bu ülkeleri karıştırıp darbe yaptırarak, “doksan ülkenin yönetimini” kendi güdümüne sokan, ABD’dir!..

12 Eylül Darbesini, Kenan Evren’e yaptıran ABD idi!..

MENDERES, DEMİREL, Kenan EVREN, Turgut ÖZAL, R.Tayyip ERDOĞAN’ı “Tarikat ve Cemaatler gibi halkın en çok itimat edip bağlandığı, Haçlılar’ın ileri karakollarını besleyerek” iktidara taşıyan ABD’dir!..

1940 yılında Amerika’nın verdiği “Marşal Yardımına” bağımlı olarak, üretim yapan ve dışarıdan yüzlerce sipariş alan çok önemli Fabrikalarımız ABD’nin isteği doğrultusunda, iktidara taşıdıkları yöneticiler eliyle ya özelleştirilerek veya doğrudan doğruya kapatılmıştır!..

Görüldüğü gibi, Atatürk sonrasında, Cumhurbaşkanı Celâl BAYAR ve MENDERES Hükümeti ile “Marşall Yardımları” alarak göbekten bağlandığımız dost(!) devlet, ABD’dir!..

Erdoğan’a, Johnson Mektubu yazan, ABD idi!..

Tarikat, Cemaat, Şeyh, Şıh, Seyyid Bilmecesi, “Siyasal İslâm”ı başımıza belâ eden ABD idi!.. Kurtuluş Savaşı Gazimiz Mareşal Fevzi Çakmak: Cemaat ve Tarikatler, Haçlılar’ın Anadolu’da kurdukları ileri karakollardır!..” demişti…

ABD, Marshall Yardımları ve Truman Doktrini ile Millî Sanayimiz çökertilmiştir. Üretime geçirdiğimiz ve çoğu ülkelerden mal siparişi aldığımız onlarca Fabrikalarımız:

Uçak (6 Ekim 1926 Kayseri TOMTAŞ),

Cep Telefonu (Cebit 96; Aselsan 1919; Aselsan 1920; Motorola),

Otomobil (1961 yılında Cumhurbaşkanı Cemal GÜRSEL’in talimatıyla Eskişehir Demiryolu Fabrikasında “TURASAŞ” tarafından 129 günde üretilen Devrim adlı otomobil; Türk Otomotiv Sanayi, 1967’ de Anadol ve henüz proje halinde kalan Zafer adı verilen otomobil), …vb. gibi üretim tesisi ve fabrikalarımızın kapanmasına sebep oldular… Dünden bugüne, bizi kendisine muhtaç hale getirerek, bugün bile bize efelenip, eşkıyalık ederek, parasını peşin ödediğimiz: “F-35’ler”in üzerine yatıp “F-35’leri vermiyorum!” diye kabadayılık yapan ve bu zamana kadar bizim mallarımızı, bize teslim etmeyen ABD’dir!.. 

Rusya'nın 24 Şubat 2021günü başlattığı Ukrayna saldırıları bütün vahşeti ile devam etmektedir. Rusya, bütün dünya devlerinin: (ABD, ÇİN, NATO, VARŞOVA PAKTI, ÜNESKO…) şaşkın ve hayretli bakışları arasında, Ukrayna’yı vurulmaktadır. İnsanlar: Evlerini, sıcacık yuvalarını, bağını bahçesini, iş yerlerini, hayvanlarını, malını mülkünü, kısaca yaşadıkları topraklarda, bütün her şeylerini geride bırakarak büyük kalabalıklar halinde ve per perişan bir vaziyette terk ederek, yollara düşmüşlerdir. Bu Cehennemi ölümden canlarını kurtarmak için vatanlarını terk etmek zorunda kalmışlardır… Yahya Kemal Beyatlı’nın:

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıstırâbı zor!..
Hiç dönmemek, ölüm gecesinden bu sâhile,

Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile…”  Diyerek bütün dünyanın arsız, utanmaz yüzü; kör gözleri önünde işlenen, bu insanlık cinayeti, suçu ve insanlık dramıyla dolu sahneyi, ürkek ve korkak gözlerle ve aldırmasızca izlemektedir…

Savaş: Kan, göz yaşı, çaresizlik; açlık, sefâlet, hastalık, barut, gaz ve yıkılan beton duvarlar havaya yükselen toz kokusu… Yıkım, bütün acımasızlığı, kalleşliği ve canavarlığı ile devam etmektedir.  Hiçbir güç, ciddî mânâda bu haksız ve usulsüz işgali kınamaktan ve yaptırımlar koymaktan öte, bir şey yapabilmiş, durdurabilmiş değildir. Sadece hain, sinsi bakışlar, ölü ve kör gözlerle seyretmeğe devam ediyorlar.

Şu anda, Ruslarla ya da başka bir ülkeyle düşman değiliz! Düşman olmak da istemiyoruz; ama kimsenin dostluklarına da (Ukrayna’da görüldüğü gibi…) fazlaca güvenemeyiz!.. Prensibimiz: “Yurtta barış, dünyada barıştır!..”; fakat ülkemize girilmedikçe, halkımıza eza ve cefa edilmedikçe, bizim için savaş bir cinayettir!..

Türkiye’nin, Ukrayna ve Rusya arasındaki arabuluculuk rolü, Rusya ile tarihte yaşanmış olayları ve gelecekte ola ki yaşanabilecek olayları düşünmeye, değerlendirmeye engel teşkil etmemelidir!.. Tarihte yaşanmış olayları yok sayacak ve görmezden gelecek de değiliz! Düşmanlık yapacak kadar da akılsızlık edemeyiz…

Ukrayna Savaşı ve savaşın bölgesi: İDİL (Volga) Irmağı ile Dinyester Nehri arasında kalan bir coğrafyada devam etmektedir. Bu bölge Türk Topluluklarının aralıksız bin dört yüz yıldır (1400) yaşadığı ve her şeye rağmen hâlâ yaşamakta olduğu topraklardır… Bu bölgenin en eski ahalisi Türkler’dir… Bugünkü Ukrayna'nın başkenti olan KİEVİ olan KİEV, Kuman Turkleri'nin kurduğu “Kenardaki Ev, Kıyı Ev" anlamına gelen “Kıyıev”, Kiyev’dir… Kısaca, bu topraklarda tarihî, coğrafî ve sosyal akrabalık bağlarımız vardır!..

Tarihteki Rus Zulümlerini Hatırlamak Bile İstemeyiz:

1783 yılında Kırım, Rusya'nın eline geçti. Dün Bulgaristan’da, Suriye’de, Irak’ta ve bugün de Ukrayna’da olduğu gibi Büyük Tatar Göçü başladı. 21 Mayıs 1864’te Rusya, Büyük Kafkas ve Çerkez Sürgünü ile çok sert ve acımasız bir şekilde soykırımını gerçekleştirdi… Yüzbinlerce insan, bindirildikleri kırık dökük teknelerle Karadeniz'den Türkiye’ye doğru akın akın göçmeye ve kaçmaya başladılar. Karadeniz'de o kadar çok tekne batar ve o kadar çok insan ölür ki; köpek balıkları, insan etine doyar!.. Bugün Çerkezler, bu sebeple hâlâ balık eti yemezler. 

İkinci Dünya Savaşında, Türkiye savaşa katılmadı. Türkiye, savaşa katılmadığı ve savaşta taraf olmadığı halde; savaştan galip çıkan tarafta bulunan günlerin Rusya’sı, Türkiye’den: Boğazlar’ın Hakimiyetini, Kars ve Ardahan Şehirlerimizi istemiştir!..

Türkiye'nin NATO'ya girmesinin temel sebeplerinden birisi de hiç şüphesiz, Rusya'nın  bu yayılmacı politikası ve baskıcı uygulamasıdır…

Rusya’nın her yıkılışında yeniden doğduğunu görüyoruz!..

“Çarlık Rusyası” dağılmış, 1922 yılında “Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” adıyla Emperyalizmine Devam etmiştir. 70 yıl bu şekilde ömür süren “Sovyetler Sosyalist Cumhuriyetler Birliği” Rusya, 1989-1991 yılları arasında dağılmaya başlamıştır. Böylece: Doğu Avrupa Ülkeleri, Baltık Ülkeleri, Kafkas Ülkeleri ve Türkistan Türkleri’nin bir kısmı (Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan, Gürcistan, Azerbaycan, Türkmenistan) bağımsızlıklarını elde etmişlerdir.

Rusya bu defa da “Rusya Federasyonu” adıyla yeniden doğmuştur!.. Bugünkü Rusya; varlığını yenileyen, yeniden güçlenen, kayıplarını yeniden telafi edip, elde etmek için yayılmacı politikalarına kaldığı yerden devam etmek isteyen yaşlı bir aslandır… Yeniden “İmparator” olma sevdasına tutularak: Kırım ve Gürcistan’a el koymuş, Suriye Savaşı ile ezelden beri hayalini kurduğu sıcak denizlere inme (Akdeniz) hayaline ulaşmıştır.

Bugün, Ukrayna Toprakları’nı da işgâl ederek, “İmparatorluk Kurma” emelleri doğrultusunda adım adım ilerlemektedir… 

Kırgızistan, Tacikistan; Osetya, Karabağ, Kırım, Gürcistan, Kazakistan, Rusya'nın “İmparatorluk Kurma” arzuları doğrultusunda Rusya tarafından karıştırılarak iç kargaşalıklar yaşatılan ülkelerdir. Ukrayna bunun için bombalanıp harabeye çevriliyor ve yıkılmak isteniyor. Rusya amacına ulaşır mı, yoksa bu defa, tamamen dağılıp parça parça olacak mı?..

Seksen beş (85) federal bölge ve on dört (14) Cumhuriyetten oluşan Rusya’nın bu Cumhuriyetlerinin yarısını, Türkistan Topluluklarından oluşan Türkler teşkil etmektedir. Tataristan ise Rusya'dan daha eski ve daha yüksek bir medeniyeti bağrında barındırmaktadır. Bu günkü Rusya Federasyonu’nun parçalanıp dağılması durumunda, dünyadaki Türk Devletlerinin sayısı otuza (30) yükselecektir…

Rusya’nın kavgası tarih boyunca, Türk toprakları üzerinde ve Türkler ile olmuştur!..  Ülkelerini az bir sempatizanlıkla kendilerine bağladığı gruplarla ö ülkelerde ayaklanmalar çıkartarak, yönetimi devirir ve o Türk ülkelerini işgal ederdi… Böylece kendilerine direnen ve baş kaldıran Türkistan Halklarını, Sibirya Sitepleri’nin buzullarına göndermiş, başka yurtlara sürmüş, vurmuş, sindirmiş ve öldürmüştür. Rusya'nın İmparatorluk aşkı bugün hâlâ Türk Hakimiyetlerinin ellerindeki topraklar üzerinedir. Tarih bunu söylüyor, rota bunu gösteriyor.

Tarihini bilmeyen veya tarihini unutan milletler, tarihin tozlu raflarında yatmaktan kendilerini kurtaramazlar…

KAYNAKLAR:

1, Rusya Sempatisi ve Ukrayna Savaşı”: Abdullah Topaç/Konya

2. https://www.yaylahaber.com.tr/rusya-bize-ne-yapmadi-makale,4006.html

3. Öğretim Görevlisi Şenel ERGİN “Rusya Ne yaptı?”

4. https://dergipark.org.tr/tr/pub/egetid/issue/5056/68933

5.https://www.google.com/search?q=Berlin+Anla%C5%9Fmas%C4%B1&oq=Berlin+Anla%C5%9Fmas%C4%B1&aqs=chrome..69i57j0i10i131i433l2j0i10l7.8465j0j9&sourceid=chrome&ie=UTF-8

 

24 Şubat 2022 Perşembe

VATANPERVERLİK BUNU GEREKTİRİR,(Millet İttifakı’na); Abdullah Çağrı ELGÜN

VATANPERVERLİK BUNU GEREKTİRİR.

(Millet İttifakı’na)

Abdullah Çağrı ELGÜN

Ülkenin kötü gidişatına dur deyip çare olmak isteyenler, yanlış yaklaşımlarıyla kötü olanı, daha da kötü hale getirmesinler… Altı partinin bir araya gelmesi “Çok Doğru” gibi gözüküyor olsa bile yanlıştır. Şöyleki:

AKP: ülkeyi otuz altı (36) etnik gruba bölerken, buna ses çıkarmayan ve onu her şart ve durumda destekleyen, kendi ilkelerini çiğneyip, hiçe saymış MHP de: “İllet, Zillet, Şer İttifakı”…vb. gibi ayrıştırıcı, bölen, parçalayan  ve ötekileştiren “dil”den vazgeçmediler. Vazgeçmiyorlar…

 

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem" amacıyla ortak metin oluşturmak için toplantı yapan

Millet İttifakı:

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP),

İYİ Parti,

Saadet Partisi ve bu ittifaka dışarıdan katılan Demokrat Parti, DEVA Partisi ve Gelecek Partisi de yanlış içerisindeler… Altı (6) partinin ciddi farklılıkları olabilir; fakat Millet İttifakını geçmiş seçimde bir araya getiren vatan, millet sevdası, altı parti ve diğer katılmamış ve toplantıya çağırılmamışları da bir araya getirmelidir. Türkiye’de İçişleri Bakanlığı verilerine göre: Doksan dokuz (99) parti bulunmaktadır. Parlamentoda temsil edilen siyasi partilerin toplam sayısı on üçtür (13) . Bu partiler AK Parti, CHP, MHP, İYİ Parti, HDP, Memleket Partisi, TİP, DP, BBP, DEVA, DBP, SP, YP ve Zafer Partileridir. Bunun dışında seçime katılma şartlarını yerine getiren on bir (11) parti daha mevcuttur. Bu partilerin dışında ittifak kurmuş MHP, AKP’de seçim kazanılıp icraata başladıktan sonra görüşülecek partiler arasında olmalıdır!.. 

Çağrıya katılan bütün partilere fırsat verilmeli, seçim sistemi de derhal değiştirilip seçim baraj kaldırılmalıdır. Çoğulcu demokraside herkesin söz söyleme ve fikir beyan etme hakkı bulunmaktadır!.. Bir milletvekili çıkarsalar bile Mecliste, söz söyleme hakkı olacaktır!..

 MHP kayıtsız şartsız bir araya gelip AKP gemisine yelken açtırdığı gibi “Vatan Sevdasında” birleşenler de hiçbir beklenti ve şart koşmadan Millet İttifakı’nda birleşebilirler…

 MHP’nin bütün ilkelerine tamamen ters olan ve bütün argümanlarına karşı olan AKP’yi, kayıtsız şartsız desteklemesi, AKP’nin yaptığı olumlu ve olumsuz her şeyi bütünü ile onayladığını gösterir… Bunu onaylamak, kayıtsız şartsız destek, iktidarın nimetlerini getirdiği gibi, külfetini, aynı zamanda risk ve sorumluluğu, de beraberinde getirir. Nitekim öyle de olmuştur. Bu birlikteliği tasvip etmeyip itiraz edenler, MHP’den ayrılıp İYİ Parti’yi kurmuşlardır.

 Bugün ittifakın yaptığı toplantı altı (6) partinin düzenlediği Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem söyleminin, tam tezatını teşkil etmektedir; çünkü hali hazırda yeni kurulmuş olsalar bile en azından bir (1) milletvekili iki (2) milletvekili, bağımsız beş (5) milletvekili ve vekili olmayan; fakat resmî olarak parti hüviyeti taşıyan partilerin hiçbiri, bu toplantıya çağırılmamıştır!.. Eğer gerçekten niyet, “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi” ise HDP dahil, bütün parti başkan ve temsilcileri bu oluşuma davet edilmelidirler… Ebedî dostluklar olmadığı gibi ebedî düşmanlıklar da yoktur!.. Kendi ülkemiz ve milletimiz fertleri ile barışık yaşayacağız… Bir şeylerden korkarak hedefe varılamaz!..

 

Buna rağmen tereddüt ediliyorsa hiçbir partiye resmî bir davet gönderilmez! Basında, tarih ve saat verilerek davet duyurulur. Mevcut bütün partilere çağrı yapılır ve toplantıya katılması rica edilir. Böylece resmî bir davete gerek kalmaz!.. İki veya üç toplantıda bu “İttifak” kenetlenmiş olur.

 

“Güçlendirilmiş Parlamenter Sistemi” samimi olarak düşünülüyorsa, bu mutlak yapılmalıdır! Bütün partilerin katılımıyla, gönüllerinin ve fikirlerinin alınması yerinde olacaktır. Mademki ayrıştırıcı değilsiniz. Birlik ve beraberlikten çoğulcu demokrasiden bahsediyorsunuz, o zaman, mevcut bütün partileri katılımıyla, halkın güveni tazelenmiş ve tam bir itimat telkin etmiş olunacaktır!..

 

Burada bir dönem seksen (80) Milletvekili, şu anda Mecliste de elli altı (56) Milletvekili bulunan HDP’nin olmaması da ayrı bir açmazdır!.. Siz siyasî bir teşekkülü, teşkilatı, partiyi, kanunsuz ve terörist olarak mı görüyorsunuz? Öyleyse bu anlayış, cahilâne bir anlayıştır…

Hem de Türkiye Büyük Millet Meclisinde aktif görevdeki bir partiyi?.. 

Öyle olsaydı, devletin savcıları hakimleri, ne güne duruyor?..

         Kapatsınlar!
         Niçin kapatmıyorlar?

Niçin hâlâ Mecliste ve kürsüde HDP gürül gürül konuşuyor?..

 Hiç mi akıl etmiyorsunuz?

Hiç mi kendi kendinize sorgulamıyorsunuz?..

 

Böyle olmadığına göre ve Mecliste azımsanmayacak bir vekil sayısına sahip olan HDP, Türkiye’de bir parti olduğuna göre, biraz içinize sindirseniz daha iyi olur. Problem varsa problemler, problemden kaçarak değil problemin içine içine girilerek çözülecektir!..

 

Özellikle, Camhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti ve HDP, bütün partileri kucaklayacak: AKP gibi: “AKP Kadroları diye söze başlamayıp, milleti otuz altı (36) etnik gruba”; MHP gibi: “İİllet, Zillet, Şer İttifakı”; HDP gibi: “Kürt, Açılım, Saçılımı”…vb. ayrılıkçı söz söylemeyecek!..

Bizleri bu yurtta birleştirip bütünleştiren ve bunca zaman bir zincirin halkaları gibi kopmaz bağlarla birbirine bağlayan ve bize bir Kurtuluş Savaşı kazandıran bu milletin, pek çok ortak noktası var!..  İşte bu ortak noktalarımız ile kucaklayarak “İTTİFAK” oluşturulacaktır. Mutabakat, sözleşme ve şart konulmayacak…

Şartsız, söz vermesiz, karşılıksız birleşme gerçekleşecek!..

Vatanperverlik bunu gerektirir.

Burada en önemli görev, “Millet İttifakı”nın AKP iktidarının vurgun, yağma, talan, vatan ve milleti sömürü düzen ve iktidarına son vermek gibi büyük bir hizmeti olacaktır!..

 

Bunun yanında belki de en önemli görevi: Irk, dil, din, mezhep, ideoloji, cinsiyet, sınıf ve hayat tarzı gözetmeden kucaklayıp birleştirecekler…

AKP’nin sürekli söylediği bölücü, ayrıştırıcı: “AKP Kadroları, Cumhur İttifakı, siyaset ahlâkı yönünden düşük, makam, unvan ve konum itibarı ile bağdaşmayan seviyeyi düşürücü basında, yayınlarda yer almış söz ve eylemleri ile ülkeyi otuz altı (36) etnik guruba bölüp deprem ve fay hattı yaratan politikalar dönemini bitirmiş olacaktır!..  

Bu sayfa bir daha açılmamak üzere kapanacak, Türk milleti, gördüğü bu kötü rüyadan uyandırılacaktır!.. Bundan sonra da ilimde, fende teknolojide İslâm toplumlarının gelişmesini engelleyen: Felsefeye, akıl, mantık, vicdan ve bilime aykırı, uygulamalardan tamamen uzaklaşılacaktır. Çağdaş bilim ve teknoloji eğitimin ve her derecedeki bilim adamının ilkesi olacaktır!

Hz. Peygamber’in ölümünden bir asır sonra ortaya çıkmış, dört âlim: Ebu Hanife, Ahmet Bin Hambel, Malik Bin Enes, Muhammed bin İdris Eş Şafi î ortaya çıkarak dinde ayrı ayrı uygulamalar ortaya attılar… Bazı Halifeler ise bu dört âlimden birini kabul etmeleri için halkı zorladılar. İmam Gazalî bunu özellikle yaygınlaştırdı: “Tabiyet ve biat kültürünü dillendirdi!”  İspanya’dan ses veren İbn Rüşt bu söylem ve inanışlara karşı olsa da sesini yükseltmiş olmasına rağmen: “Felsefe, Akıl, mantık, bilim; Kuran’a aykırı değildir! İnsan, şüpheleri karşısında, düşünür, akleder, soru sorar, yorumlar, ondan mânâlar çıkarır, sorgular!..”, diyordu duyuramadı… “Bu dört âlimden başka hiç kimse Kuran’da, ve Sünnette İçtihad edemez!.. Yani yorum yapamaz! Anlam çıkaramaz! Ahkâm kesemez!..denilerek Müslümanların ve İslâm ülkelerinin ilim, sanat, keşif yollarının ve kapısının kapatılmasına sebep oldular. O tarihten bu yana ilimin, Hak ve Batılın birbirleri ile savaşı devam etmektedir!..

İşte bu sebepledir ki bugün ve dünün siyasetçileri: Menders: On (10) Yıl, Demirel: Otuz (30) yıl, Özal: on beş (15) yıl, Milliyetçi Çephe: Beş (5) yıl, Erdoğan: Yirmi (20) yıl olmak üzere tamı tamına bizi seksen (80) yıldır “bu anlayış” idare etmektedir... Bu anlayıştan kurtulmak ve Atatürk Cumhuriyeti anlayışını fiiliyata dönüştürmek zamanı gelmiştir.

 

Gerilim ve çatışma değil, uyum ve uzlaşma kültürü üzerinden ülkenin geleceğini düzenlemek istisnasız, ilk önce bütün aydınların, ilim adamlarının, siyasîlerin ve siyasî parti temsilcilerinin ve en son da bu vatan toprakları üzerinde yaşayan halkın, en önde gelen, birinci görevi olmalıdır!   

Varılacak bu “Ortak Akıl” ile AKP’nin bugüne kadar vaad ettiği; fakat bir türlü gerçekleştiremediği: “Hasan Sabah Kalesi’nin Cennet’i” yıkılarak, gerçek “Cennet Türkiye”ye kavuşmak mümkün olacaktır!..

Bütün bu ileri görüşlülüğü hayata geçirecek birikim, donanım ve tecrübeye sahip, vatana ve millete sevdalı, adanmış kadroların, ülkemizde fazlasıyla mevcut olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Ülkemize sevdalı bu adanmışlar, uzlaşma kültürünü inşa etmekte başarısız olmayacaktır!.. Siyasî, ekonomik ve sosyal alanda gerçek anlamda bir şahlanma dönemine geçilecektir!..

 

Barışarak, uzlaşarak, ortak akıl, mantık, vicdan ve gayeye emin adımlarla yeniden ulaşmak için girişilecek çabanın, hayali değil, gerçek anlamda, yeniden dirilişin fiili olarak şahlanışı yaşanacaktır! Türkiye Cumhuriyeti’nin 100. Yılını doldurduğu 2023 yılını, millet olarak: Dil, din, ırk, cinsiyet ayırımı yapmadan büyük sevinçler, mutluluklar ve müjdelerle kutlayabiliriz…  

Her bir fert, bu aziz vatana borcu olduğunu unutmamalıdır!..  

Bu vatana borcun var!..

Geleceğimiz için gelecek nesillerimiz, evlatlarımız ve torunlarımız için bu dilek ve temennileri gerçek kılmak, her vatan severin boynunun borcudur!..

 Altı siyasi parti: “Güçlü, özgürlükçü, demokratik adil bir sistem için ortak sorumluluk, çoğulculuk temelinde, bir araya geldiklerini ve problemlerini çözmek istediklerini” söylüyorlar. “Avrupa Birliği Temel Şart ve Esaslarını” getirmek istediklerini ifade ediyorlar… Böyle olursa burada kurulacak “İttifak”, ölü doğar! Asla başarılı olamaz! Milletin hiçbir kesiminden hiçbir şartta, asla ve asla oy alamaz!..

 “Avrupa Birliğinin Uyum Esasları”nı kim, kimler göz ardı edebilir?..   

Avrupa Birliği Temel Şart ve Esaslarını Getirmek demek: Avrupa’ya teslim olmak demektir! Geçmişte Osmanlı Türkiyesi bunu yaptı! (Kapitilasyonlar, Islâhat üstüne Islâhatlar.)

 Ne oldu? 

Üç (300) yıl boyunca direndi; fakat çöküşü durduramadı. Koskoca İmparatorluk sonunda çöktü. Atatürk ve arkadaşları gibi birkaç vatansever çıkmamış olsaydı, bugün Türkiye’de de olamayacaktık!..

Avrupa Birliğinin koyduğu Mutabakatta birleşmek demek: Kapitisayonları kabul etmek demektir!

Avrupa Birliğinin koyduğu Mutabakatta birleşmek demek: II. Abdülhamit Han’ın yaptıklarının aynısını yapmak demektir!..

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Elini verip kolunu ve bacağını alamamak demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Esareti peşinen kabul etmek demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Gelecekte, Türkiye’nin olmaması demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Öcalan’a umut hakkı demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Kıbrıs’ta Maraş’ın Kapatılması demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Libya’dan Çekilmek demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Mavi Vatanını unut demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Terör Operasyonlarını bitirin demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Akdeniz’de Sondajı Bırakın demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Adaları Yunanistan’a teslim etmek demektir!

Avrupa birliği normlarında birleşmek demek: Ayasofya’yı tekraren müze yapın demektir!

Geçmişte HDP, şimdi sn. Recep Tayyip ERDOĞAN, sn. Ahmet Davutoğlu, sn. Ali Babacan: “Milliyetçiliği ayaklarımın altına alıyorum”; “Türk Milliyetçiliği ile hesaplama zamanı gelmiştir. Hepimizin bu ayrıştırıcı kültürle hesaplaşma zamanıdır” demişlerdir. Milliyetçilik, ortak bir aidiyettir. Herkesin üzerinde yaşadığı vatanını sevmesinde ne sakınca olabilir? Birlikte yaşadığı Milletini kucaklamasından nasıl gocunulabilir?..

Türk milleti: Laz’ı, Çerkez’i, Kürt, Türkmen, Avşar; Rum, Ermeni, Yahudi; Arap, Fars vatandaşları ile yaşadığı vatanında bir bütündür. Huzur, mutluluk ve büyük sevinçler içinde yaşamayı arzu etmektedir!..

Siyasetçi ikbal peşinde koşmaz! Siyasetçinin gayesi vatandaşlarına ve vatanına hizmettir. Bu sebeple: Şartsız, söz vermesiz, karşılıksız birleşme   “İttifak”   gerçekleşmelidir!..

Vatanperverlik bunu gerektirir.