6 Eylül 2014 Cumartesi

"ÇÖZÜM" ve ÇARELER; Abdullah Çağrı ELGÜN

“ÇÖZÜM” ve ÇARELERİ
Abdullah Çağrı ELGÜN
Türkiye, köklü gelenekleri, oturmuş kurum ve sistemleri, deneyimli ve tecrübeli devlet adamlarına sahip, komşuları tarafından saygı duyulan, gıpta ile bakılan, gerektiğinde komşu devletlerin yardımına koşacak, bir sıkıntı anında sıkıntıları giderecek, problemleri çözebilecek çekinilen, ürkülen, hatta korkulan, istikrarlı, güçlü, büyük bir devlettir. Kendi yangınını yine kendisi söndürecektir.
Bu büyük devlet Türkiye için, bugün gelinen noktada mevcut problemler içinden PKK yetmezmiş gibi bir de İŞİD denen belâlı bir terör örgütü, çapulcu milis güçlerinin tehdidi altına girmiş durumdadır.
Türkiye ve onu yönetenler: PKK, İŞİD, KIBRIS, PARALEL YAPI ve içte sessiz sessiz kaynayan bir cadı kazanın yangınlarını söndürmek, kendilerinin olduğu kadar, komşuların da problemlerini çözmek, onlara da çare olmak, çare bulmak mecburiyetindedir.
Sadece kendini dinleyen, kendiyle uğraşan kişilerin yarın kendi evlerinin çatılarının da başlarına çökebileceğini düşünmek zorundadırlar.
Türkiye, bundan dört yıl önce, dışarıda ve içeride itibarlı, güçlü ve dünyanın neredeyse altıncı (6.) büyük ve donanımlı ordusuna sahip savaşçı, aktif, çevik, atılgan, genç ve dinamik nüfusa sahip çekinilen, ürküten ve hatta korkutan bir ülke konumunda idi…
Bugün, PKK denilen örgütün ülke içerisinde yaptığı eylemler; ve İŞİT denilen örgütün de ülke dışında elçiliğimize yaptıkları eylemleri ile Türkiye’yi İTİBARSIZLAŞTIRMA, GÜÇSÜZ GÖSTERME, DIŞARIDA ve İÇERİDE GÜVENİ SARSMA girişimleri şimdilik başarıya ulaşmış görünmektedir.
Bu durum, Türkiye’nin ve onun asil evlatlarını ve güçlü ordusunu bu çapulcu güruhunun eylemlerine seyirci kalmak, görmemezlikten gelmek gibi aciz bir duruma düşürülmüştür. Bizler nasıl bir gaflet, dalalet ve vurdumduymazlık içindeyiz ki, probleme “ÇÖZÜM” araştırırken Vatanın bağrında PKK’nın asla bitmek bilmeyen istek ve eylemleri, Ağrı İsyanı, Yol kesme, Şantiye basma, Vergi Toplama, Sokak, Cadde, Mahalle ve Şehir isimleri herkesin gözlerine baka baka değiştirilmekte, Eyalet ve Devlet Kurma Girişimleri, Eşkiyaları Şehit ve Kahraman ilan ederek, vatanın kutsal topraklarında heykellerinin dikilmesine seyirci durumuna düşürmüştür…
Türkiye’nin dünyanın altıncı güçlü ordusu, donanımlı gücüne rağmen, caydırıcılık gücüne ne oldu ki PKK, büyük kalabalıklar önünde şehre inebiliyor, eşkıya ölüsünün heykelini dikiyor ve onun önünde o şehrin Valisine, Ordu Komutanına, Kaymakamına ve Devletin her kademedeki Bürokratlarına, Memuruna rağmen, saygı duruşu yapabilme cüretini gösterebiliyor ve kimsenin sesi çıkmıyor, tepki göstermiyor, engelleme, tutuklama yapılamıyor?!.
Biz bu arada ne yapıyoruz “çözüm” arıyoruz?!.
Bu acz, ülkeyi itibarsızlaştırır, ordusunu, polisini korkaklaştırır, onun mensubu halkın gözünü korkutur, diri ve canlı tutulan vatani duygularını, heyecanlarını öldürür. Güçlü, itibarlı, çekinilen ve korku duyulan Türkiye’yi ayaklar altına serer, onurunu ve gururunu zedeler, onun büyüklüğüne, şanına, leke getirir. Bugünkü sessizlik tarihinin şeref sayfalarına hainlik yaftası astırır.
Irak’ta, kırk dokuz (49) büyük Elçilik Personelimizin İŞİD’in acımasız ellerine terk edilmesi ve bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen tatmin edici bir haberin alınamamış olması, ülke içinde ve Dünya Kamuoyu Nezdinde Türkiye’yi ve onun güçlü ordusunun kariyerini düşürmüş, siyaset adamlarını ve yönetenlerin itibarını lekelemiş, Türk güç ve kuvvetini kıymetsizleştirmiş, itibarsızlaştırmıştır. Hâlâ devam eden bu olaylar Türk halkının moralini bozmuş ve gelecek endişesini artırmış, kaygı verici duruma düşürmüştür.
Bu acz, itibarsızlaştırma, güçlü, itibarlı, çekinilen ve korku duyulan bir devlet Türkiye’ye ve onun büyüklüğüne asla yakışmaz. Mutlak iyi bir diplomasi, yetmiyor ise şiddetli bir müdahale gerekli ve elzemdir.
“Çözüm Süreci” adı altında ortaya atılan fikirler, bugüne kadar gerçek bir uygulamaya, çözüme dönüşmemiş, bilakis PKK ve onun savunucularını şımartmış, yandaş toplamasına ve taraftar bulmasına yardım etmiştir. Kürt olmayan ve yaşadığı bölge ve yer gereği, yöre sakini vatandaş da devletin oralarda olmadığını ve kendilerini koruyamadığını görerek mecburiyet karşısında istemeyerek de olsa bunlara oy vermiş, sayısal bir fazlalığın ortaya çıkmasına katkı sağlamıştır.
Yöredeki halkın arzularının dışında bölünme çığırtkanlığı yapan, toprak talebi olan, mahalli yönetimler kuran, yol kesen ve kendi adına vergi toplayan, Türkiye Cumhuriyetine su, elektrik parası ödemeyen bir grubun varlığı gerçeğini kabul etmek; ve devletin oralarda olmadığını söylemek mübalağa olmaz.
PKK ve İŞİT ile olan problem kıvrak zeka ince bir siyaset ile çözülebilir. Eğer bu mümkün olmayacak ise Türk halkının Kürt halkı ile bir problemi olmadı, olmamıştır; fakat yarayı iyileştirmeyip kaşıyan ve bu yaraya neşter atanlara da eylemlerinin aynısı hatta en şiddetlisi ile müdahale ile bu mesele çözülecektir.
Bu maksat ile dağa çıkan her kim olursa olsun, hangi ad ve amaç için çıkmış olursa olsun hepsine bir aylık bir süre verilecektir. Gelip Türkiye Cumhuriyeti hükümetine teslim olacaklardır. Vazgeçerek karakollara gelip teslim olan ve kayıtları alınan bu kişiler, kontrollü olarak serbest bırakılacaktır.
Devlet tarafından kontrolde tutulan bu kişilere beş altı çeşit iş edindirme kursları açılarak iş merkezleri ve şehrin sanayi ve endüstri alanlarında yerleştirilecek, işe yerleştiren bu fabrika, iş yeri şirket ve benzeri yerlerde devlet sigorta ve asgari ücretin yarısını veya tamamını karşılayacaktır. Evlenemeyenler evlendirilecek, okumak isteyenlere de aynı şekilde devletçe kolaylıklar sağlanacaktır.
Bir ay içerisinde devlete teslim olmayan teröristler, özel yetiştirilmiş Dağ Komandoları, Gerilla Savaşçıları(Judo, Teakwan Do, Kung Fu, Akido) gibi sokak döğüşlerini bilen, iyi kılıç ve bıçak kullanan, kekin nişancı ve her tür araç gereç ve techizatı kullanabilecek Özel Harekatçılarla halka ve devlete karşı olan, kötü amaçlı bu kişiler yakalanacak veya bulundukları yerde tamamen imha edilecek ve kökleri kazınacaktır.
Bu süre içinde ve sürenin dışında, memleketin neresinde olursa olsun bu amaçla gösteri yapan, eylem gerçekleştiren, halkın huzurunu bozan, evini, dükkanını, arabasını kundaklayan kim olursa ve yaşları ne olursa olsun tutuklanacaktır. Tutuklananların anne, baba, kardeş ve yakınları ile de temasa geçilecek. Bunları teşvik eden, yardım ve yataklık eden her kim olursa olsun “Terörist” suçu ile yargılanarak ve en şiddetli cezaya tabi tutulacaktır.
Bunların aileleri ve yakınlarının da her türlü bilgileri ve vücut tanıma sistemleri ile tespit edilerek kayıt altında tutulacaktır. Vatandaşlık haklarını sonuna kadar kullanarak Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakan, Müsteşar, Genel Müdür…vb devletin en yüksek makamlarında Türkiye’yi ve Türk’ün yönetimi kendisine teslim edilmiş Kürt kardeşim başkaca ne isteyecektir ki?!.
Makam ve mevkii olarak yaşadığı bu ülke Türkiye’de ne olmak istemiş de olamamış, hangi yönetime girememiş, hangi Belediye Başkanlığında bulunamamış hangi villayı, köşkü, nerede satın alamamış, ticaretini, ülkenin hangi köşesinde yürütememiş, fabrikasını, iş yerini hangi şehirde işletememiş, yürütememiştir ki ayrıca toprak talebinde bulunabilsin?.. Bunları görememek ancak aptalların işidir.
Bunun dışında farklı şeyler düşünmek vatan hainliği olmayıp da başka ne olabilir?..
PARALEL denilen bir örgüt var mıdır, yok mudur araştırılarak var ise zaten bunlar devletin bizzatih içerisinde olduğundan gerçek bir istihbarat ile yargı önüne çıkarılması zor olmayacaktır.
İŞİD gibi bir çapulcu ile mücadele için tam teçhizatlı birkaç birlik ile havadan, karadan kuşatarak ve denizde bekletilecek bir kuvvet ile tam olarak kıskaca alınacaktır. Bunlar olurken casuslarımız vasıtasıyla siyasal bir çözüm İŞİD içindeki Sünnilerle görüşmeler yapılarak, siyasi bir çözüm yolu araştırılacaktır. Bulunamaz ise gereği yapılacaktır.
Kıbrıs’ta gelecek kaygısı tam çözümle sağlanabilir. Kıbrıs Barış Harekatı ile kapatılan Magosa, Güzelyurt ve benzeri yerler hemen açılarak ortak kullanıma sunulacaktır. Kıbrıs’ın “Tek Devlet” olması için diplomasi yolu ile çözüm aranmalı, geçen uzun zaman diliminde bu durum sağlanamaz ise en etkili başka çareler de denenmelidir. Gücün, kuvvetin karşısında eğilmeyen baş yoktur…
KAYNAKLAR
1) http://www.search.ask.com/web?l=dis&q=%C4%B0%C5%9E%C4%B0D+e%C5%9Fkiyas%C4%B1&o=APN10641A&apn_dtid=^IME002^YY^TR&shad=s_0046&gct=hp&apn_ptnrs=^AG2&d=2-0&lang=tr&atb=sysid%3D2%3Auid%3Dc45d44b413a87e83%3Ab%3DBearShare%3Asrc%3Dhmp%3Ao%3DAPN10641A&p2=^AG2^IME002^YY^TR
2) http://www.sabah.com.tr/Dunya/2014/09/05/nato-zirvesinde-flas-isid-karari
3) http://t24.com.tr/konular/irakta-durdurulamayan-orgut-isid
4) http://www.radikal.com.tr/dunya/natodan_rusyaya_kirmizi_isik-1211222

30 Ağustos 2014 Cumartesi

30 Ağustos 1922 ZAFER BAYRAMI

30 Ağustos  1922 ZAFER BAYRAMI         

Abdullah Çağrı ELGÜN

Bu bayram: 26 Ağustos 1922 yılında başlayıp, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'daMustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ni (Büyük Taarruz) anmak için kutlanan bayramdır.

Birinci Dünya Savaşında müttefikimiz Almanya’nın yenilmesi ile müttefiki Türkiye’nin de yenilmiş sayılmasıyla sonuçlanan, bu savaş sonucunda, Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması ile yurdumuz muzaffer devletler tarafından parçalara ayrılarak tamamen elimizden alınıyor, topraklarımız düşmanlara veriliyordu. Böylece kaderimize razı olup bizim de bu yenilgiyi kabul etmemiz bekleniyordu. 

19 Mayıs 1919′da Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla, lideri, büyük kurtarıcısı Mustafa Kemal ile kucaklaşan Anadolu, Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Amasya Genelgesi’nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı.
27 Aralık 1919′da Ankara’ya gelen Mustafa Kemal Mustafa, Ankara’da 23 Nisan 1920′de TBMM’yi kurdu. Ankara’da başlayan bu hareketle hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyor hem de Kurtuluş Savaşı’nın merkezi Ankara olarak belirliyordu.  

Atatürk ve silah arkadaşları, TBMM’ de yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini anlattı ve bir çıkış yolu aradı.
“MİSAK-I MİLLÎ SINIRLARI İÇİNDE VATAN BİR BÜTÜNDÜR PARÇALANAMAZ.” görüşünden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu’da Ermeni çetelerine karşı verilen mücadeledeki kazançtı.  Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları’ndaki başarılar bunu takip etti.
Kazanılan bu savaşlarla Yunanlılara büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal Atatürk, ordularına: “HATTI MÜDAFAA YOKTUR, SATHI MÜDAFAA VARDIR; BU SATIH, BÜTÜN VATANDIR. VATANIN HER KARIŞ TOPRAĞI VATANDAŞIN KANIYLA ISLANMADIKÇA, VATAN TOPRAKLARI TERK OLUNAMAZ.” emrini verdi.
Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Kar Lofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş oldu.  Savaş sonrasında TBMM tarafından, Mustafa Kemal’e “Gazi” unvanı ve “Mareşal” rütbesi verildi.
Sakarya Savaşı’ndan sonra, tarih Türklerin lehine döndü. Mustafa Kemal ve arkadaşları, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı aldı.
1922 yılı Ağustosuna kadar, her türdeki hazırlıklar yapılarak ordu taarruza hazır duruma getirildi. Gazi Mustafa Kemal’in başkomutanlığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922′de düşmana saldırdı. Düşmanlar tarafından: “Bir ayda geçilemez” denilen tel örgüler kazıklar ve kuyular, bir saat içinde paramparça edilip, aşılarak düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos’ta düşman, Türk askerlerinin  çemberi içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Bu esirler arasında YUNAN BAŞKOMUTANI TRİKOPİS   de vardı.
Bu savaş, Mustafa Kemal Mustafa Kemal Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için “BAŞKOMUTANLIK  MEYDAN MUHAREBESİ” olarak adlandırıldı.
Büyük Taarruz‘un başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir’e kadar takip edildi. Atatürk: “İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ’dir ileri” emrini vererek düşmanı denize döktü.
9 Eylül 1922′de İzmir’in de kurtarılmasıyla yurdumuz, düşmanlardan tamamen temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, hayasızca sürdürdüğü bu haksız ve alçakça işgale  “Dur!..” dedi.
“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.”

diyen Türk halkı ve Mehmetçikler, her bir karış toprakta 24-25 kişi şehit vererek toprağı kanı ile sulayıp bu topraklar için can vererek, bu topraklara kefensiz sarılıp yatarak, ecdatlarına layık olmayı başarmış; yurdumuzu düşmanlardan söküp atmıştır.   

Bu savaşla Türk’ün esarete boyun eğmeyeceğini bir defa daha dünyaya ispat ediyordu…  

Türk’ün gücünü, dünyaya haykıran bu büyük zaferi, her yıl, 30 Ağustos günlerinde, “ZAFER BAYRAMI”  bayram yaparak kutluyoruz.

Kurtuluş Savaşı’na katılarak hayatlarını kaybetmiş aziz şehitlerimizin manevi huzurunda bir defa daha eğiliyor ruhları şad olsun diyor; ve büyük Türk Milletinin “30 Ağustos Zafer Bayramı”  yürekten kutluyorum.  

KAYNAKLAR

5)                 http://www.forumlordu.org/guzel-soz-ve-yazi/23250-30-agustos-zafer-bayrami-sozleri.html

6)                 http://nedirhakkindabilgiler.kadinlaricin.net/makaleler/30-agustos-zafer-bayrami-nedir.htm

17 Ağustos 2014 Pazar

ESKİYE RAĞBET OLSA

ESKİYE RAĞBET OLSA
Abdullah Çağrı ELGÜN


Bizdeki alışılagelmişlikler, dedelerimizin, ebelerimizin; babamızın, annemizin bize öğrettiklerinin, kendilerince iyi, güzel, kutsal bildiklerinin bizler için de iyi güzel ve kutsal olacağı genel kanaati vardır. Bu veya bunlar terk edilirse büyünün bozulacağı, bir uğursuzluğa uğranılacağı anlayışı yaygındır. Bu durum, bu teknolojik çağda bile değerinden fazla bir şey kaybetmeden halkımızın zihninde devam edegelmelktedir. Bu sebeple, herhangibir konuda bir şeyin nasıl yapılırsa doğru olacağı, bilinse bile, yanlış bir türlü bırakılamaz, yanlış bir türlü aşılamaz. Bu sözümüze delil aranacak olursa, Aynştayn’ın: “Şartlanmışlıkları değiştirmek atomu parçalamaktan zordur.” sözünü gösterebiliriz.

Gerçekte de öyle değil mi?.. Osmanlıdan Türkiye’ye geçişte yaşanan inkılâplar: Kalpaktan, Fese; Festen Şapkaya, Alfabeden çağdaş medeniyete geçişlerde yaşanan hadiseler; bugüne gelinceye kadar yaşanan hadiseler, çekişme tartışma ve kavgalar, bizi hep hezimete götürmüş, zaman kaybettirmiştir.

Bir ata sözümüz: “Eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı.”der. Akif de: “Eski eski olduğu için değil; kötü ise atılmalı, yeni de yeni olduğu için değil; iyi olursa alınmalıdır.” demektedir.
Eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı.”
Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası…”

Yeniliklere karşı set olmak, aşılmaz dağlar gibi onların önüne geçmek gibi alışkanlıklarımızı terk edeceğiz. Eski eski olduğu için değil; ama kötü ise artık çağının dışında, kullanım dışı kalmışsa, atılmalı; eski iyi, güzel güncelliğini koruyorsa, kalmalıdır.
Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası.” diyen Yunus gibi zamanları aşan, çağlara hitabeden zamana damgasını vuran ve her daim yeni olan, yeni doğan yeniliklerle boy gösteren ne varsa yanında olmak, arkasında durmak, eşya ise kullanmak gerekli ve elzemdir.
Yeni de yeniliğinden dolayı değil; iyi ise güzel ise, kullanılabilir ise alıp baş tacı etmeli, gereği ne ise yapmalı, ondan en verimli ölçüde yararlanma yoluna gidilmelidir.
Eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı.”
Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası…”


Bu devirde dahi köyde, ilçede, şehirde dedesinin, ninesin, babasının kullandığı peşkirin daha iyi olduğunu, kullandığı aşkarın, sabundan üstünlüğünü, yarayı sarmak için kullanılan sargının, gazlı bezden üstünlüğünü, kullanılan kocakarı ilacının bir iğneden bir antibiyotikten daha büyük tesirler yaratacağını kendinden emin edalarda savunan; ve bu konuda inatlaşan, onlarca insanlar karşılaşmak mümkündür.

Değişim ve dönüşüm, kabul etsek de etmesek de kendini zaman içerisinde bize benimsetir; fakat kabul ettiğimizde de zaman bizim için hayli geçmiş olacaktır… Bu öyle bir şeydir ki, barakada yaşayan bir insan gecekonduyu, gecekonduda yaşayan apartman dairesini, apartman dairesinde yaşayan residansı, villayı, köşkü hep özleyecektir. Buralarda yaşamanın keyif ve lezzetini tadan huzurunu gören insanları gecekonduya mahkum etmek, barakaya, tekrar göndermek,, bulunduğu nimetlerden alı koyup ilkel yaşama razı edip sen de bununla kanaat et” demek için ya çok büyük bir düşman olmak ya da insalıktan nasiplenmemiş olmak gerekir...

Herkese, her kesime bir yeniyi kabul ettirmek, kabullendirmek kolay olmamıştır. Halkımızın alışagelmişleri, bizdeki alışılagelmişlikler için söylenen: “Şartlanmışlıkları değiştirmek atomu parçalamaktan zordur.” sözü bize hep onları hatırlatıp durur.

Ataların sözü ile:
Eskiye rağbet olsa, bit pazarına nur yağardı.”
Her dem yeni doğarız, bizden kim usanası…”  Çarşamba, 06 Ağustos 2014, Ankara









31 Temmuz 2014 Perşembe

CİN ADAMLAR, Abdullah Çağrı ELGÜN

CİN ADAMLAR
                         Abdullah Çağrı ELGÜN
Ülkelerin ayakta, dimdik, diri ve canlı kalması, işinin üstadı, uzman, erbap, usta,  Cin adamların varlığı, çokluğu ve zenginliği ile mümkün olur.

Her seviyedeki ülkelerin durumuna bir bakın:   
Sanayide böyledir.
Ekonomide böyledir.   
Siyasette böyledir…
Eğitimde böyledir…
Bu şartlardaki eğitimin yetiştirdiği, sanatkâr, sanatçı, yazar, şair, eleştirmen, senarist,  polis, subay, hemşire, doktor öğretmen, öğretim görevlisi, avukat, savcı, hakim, ekonomist, tüccar, siyasetçi…vb. her meslek her gruptan yetişenler için durum değişmez…

Ülkelerini, çağlar ötesine, ufuklar ötesine taşıyan uzman, erbap, usta, Cin adamların varlığıdır… 
Ülkelere, devletlere çağlar atlatan, bu Cin adamlardır…

Devletlerin varlığı, ülkelerin varlığı, sürekliliği sanayide, ekonomide, eğitimde hamle yapabilme, çağların ötesine, ufukların ötesine taşınmak, bu meydanlarda söz söyleyip söz dinletmek, işinin üstadı, uzman, erbap, usta, Cin adamların varlığı, sayısının çokluğu, zenginliği ile mümkün olacaktır…

Bu türdeki süper insanlar için ve her türdeki eğitimlerde, unvanlara geçmede, makam ve mevki atlamalarda “ÖNLİSANS, LİSANS, YÜKSEK LİSANS, DOKTORA, DOÇENTLİK, PROFESSÖRLÜK” gibi unvanlarda  sınırlama, kısıtlama, zaman kaybı, tamamen kalkacaktır…

 Zaman unsuruna bağlı, kısıtlamalar ve engellemeler kalktığından, ZEKÂ, KABİLİYET, YETENEK, BİLGİLER, ÇALIŞMA SAHASINDA GÖSTERİLEN PERFORMANS, alan üzerinde yapılmış çalışmalar ÖLÇÜ OLARAK ALINACAĞINDAN SÜRESİ GELMEDEN, SÜRESİ DOLMADAN DA BİR ÜST ÜNVANLARA GEÇMEK” (Uzman, Doktor, Doçent, Profesör; şef, müdür yardımcısı, müdür, daire başkanı, genel Müdür yardımdıcı, genel müdür, müsteşar yardımcısı, müsteşar) olabilmek, “çırak, kalfa, usta, usta öğretici” olabilmenin yolu her zaman ve her şartta açık tutularak, ilgili kişinin talebi, gösterilen başarı; veya komisyon üyelerinin tavsiyesi…vb. ile hemen, anında oluşturulacak bir komisyon ile unvanlar kazandırılmış, mesleğe geçiş sağlanmış, gerçekleştirilmiş, ilgili diploma verilmiş  olacaktır.

Bilgili, süper zeki, üstün zekalı, hamleci, girişimci, atak, çalışkan kişilerin ve gençlerin önü her zaman açık olacaktır.
İki, üç hatta daha fazla fakülte okuyabilme, fakültelerin bölümlerine kaydolma, aynı anda bir çok okulda, dalda okuma fırsatı “devam mecburiyeti olmaksızın”, sınav verme gibi ...vb. eğitimleri aynı anda yapabilecek, hiçbir süreyi, yılı ve sınav tarihlerini beklemeksizin; ve yaş sınırı olmaksızın  “mesleğin özelliğine bağlı olarak yazılı, sözlü, uygulamalı,” sınavlardan birine veya birkaçına tabi tutularak, sınav vererek unvanlara yükselme, yeni meslek, meslekler edinebilme imkanının önü her zaman açık olacak.  ve eğitimin ve yükselmenin önündeki bütün sınırlamalar, engeller kaldırılacaktır.
Bahsedilen konularla ilgili yazılı talimatlar ve maddeler, yorumlar ve kanaatler yok ise ilgili KOMİSYON İNSİYATİF KULLANMADA TAMAMEN SERBEST OLACAKTIR.

Bir fabrikada işçi, kamuda memur, öğretmen, öğretim görevlisi, astsubay, subay, polis, …vb. tüm mesleklerde yükselme yukarıdaki şartlar çerçevesine:
(5) beş yıl sonra Bölüm Şefi(aktif veya değil);
(10) on yıl sonra, Müdür Yardımcısı(aktif veya değil),
(15) on beş yıl sonunda Müdür(aktif veya değil); 
(17) on yedi yıl sonunda Daire Başkanı(aktif veya değil),
(19) on dokuz yıl sonra Genel Müdür Yardımcısı(aktif veya değil),
(21) yirmi bir yıl sonra Genel Müdür(aktif veya değil),
(23) yirmi üç yıl sonra Müsteşar Yardımcısı,
(25) yirmi beş yıl sonrası Müsteşar olarak makam ve mevki kazanacaktır.
Birçok şefler, birçok müdür yardımcıları, müdürler, daire başkanları, genel müdür yardımcıları, genel müdürler, müsteşar yardımcıları ve müsteşarlar arasından en kıdemlisi en çalışkanı en zekâlısı en kabiliyetlisi en performanslısı en kariyerlisi, en liyakatlisi her kim ise yine Yönetici Şefleri, şefler seçerek kendilerinin başına Yönetici Şef olarak, Yönetici Müdürleri müdürler, Yönetici Genel Müdür Yardımcılarını genel müdür yardımcıları; Yönetici Genel Müdürleri genel müdürler; Yönetici Müsteşar Yardımcılarını, müsteşar yardımcıları, Yönetici Müsteşarı, müsteşarlar kendi aralarında belirtilen kıstaslar içinde seçeceğinden huzursuzluk, haksızlık, adaletsizlik de olmayacaktır.

Burada makam sahipleri için, aktif yöneticilik görevinde olup olmaması o kadar önemli olmayacaktır; çünkü her biri kendi içinde bir kıymet ve değer ifade edecek ve Aktif yöneticilik görevi, bu makam ve mevkilerde süresi dolarak; veya hizmetteki üstün performans, kariyer, liyakat ve diğer yetenek ile hak etmiş, deneyimli, bilgili, aktif, inisiyatif sahibi kişilerin elinde olacak ve ancak onlar seçilebilecektir.

Fabrikada, Kurum içinde, Bakanlıklarda bir şef, bir müdür yardımcısı,  müdür, daire başkanı, genel müdür yardımcısı, genel müdür, müsteşar yardımcısı, müsteşar eksildi mi, yerine içlerinden en aktif, en liyakatli, en kariyerli, en performanslı birisi Yönetici Şef, Müdür, Genel Müdür, Müsteşar olacağından aktif olarak göreve geçecek ve hiçbir aksama hiçbir hizmet geri kalmayacaktır.

Buraya hangi genel müdürü atayalım, hangi müsteşarı nereden getirelim gibi aranmalar olmayacak; liyakatsiz, bilgisiz ve adam kayırma ile kimse oralara gelemeyecek ve her yönetici, yine yönetilen ve yöneticiler arasından çıkacak; ve zaten bu unvanda olan ve bu yöneticilik makamına hazır olan kişilerden biri, çuk diye oturarak eksiklik kapatılmış olacaktır…

Böylece ülkede uzman, erbap, usta, cin adamların sayısı da çoğalmış, olacaktır.
Ülkelerine, devletlerine hamleler yaptıran, merdiven atlatan bu Cin adamlardır…

Ülkeleri, çağlar ötesine, ufuklar ötesine yine bu uzman, erbap, usta, Cin adamlar taşıyacaktır… 

İşte, ülkelerin ayakta, dimdik, diri ve canlı kalması, işinin üstadı, uzman, erbap, usta,  Cin adamların varlığı, çokluğu ve zenginliği ile mümkün olacaktır…

25 Temmuz 2014 Cuma

Çopur'ları Kim Kurtaracak?


ÇOPUR’LARI KİM KURTARACAK?
Abdullah Çağrı ELGÜN

Çopur Ahmet İlçede yaşayan aklı ile arası arasında biraz mesafeleri olan; fakat kimseye zararı dokunmayan samimi, açık sözlü, doğru mu doğru, dürüst mü dürüst, yeni yetişmekte olan bir delikanlıdır.

Çocukluk yıllarında geçirdiği çiçek hastalığından kalma yüzünde biraz çiller oluşmuştur. Bu yüzden adı “Çopur Ahmet” olarak anılır; fakat yakışıklılıkta kimseden geri kalmaz. İlçenin hem maskodu hem de yardıma ihtiyacı duyanların üç beş kuruş parayla işlerini yaptırdığı, hatta bazı kişilerden de asla para pul istemeyen, zaman zaman ayakkabı boyacılığı da yapan, yardımsever çalışkan bir delikanlıdır.

İlçede kimi kimsesi kalmadığından gariptir. Herkes onu sever; fakat aynı zamanda acırlardı da… Zaman zaman iş gördüğü yerlerde : “ Seni artık evlendirelim Çopur…” diye, yarı samimi yarı ciddi ve gırgırına sözler olurdu. Çopur, bütün bunlara ses çıkarmaz, güler, hoş görür, boynunu bükerdi.

Halbuki Çopur’un içinden neler geçer, hangi fırtınalar eserdi.

Ne hayaller ufkunu süsler; ama kimselere diyemezdi.

Samimi, candan yardımsever, dürüst, açık sözlü; fakat garipti Çopur…

İlçeye, bir gün bir savcı tayin olup geldi. Çopur onunla Ayakkabısını boyarken tanıştı. Savcı ona uzun uzun durumunu sordu. Ne yaptığını, nasıl olduğunu, tahsilini, kimi kimsesi olup olmadığını derken Çopur’la savcı akraba oldular, kanki oldular, samimi iki dost oldular. Gidip gelmeler ayakkabı boyamaları, sohbetler, derken birbirleriyle kaynaştılar.

Mübaşirlik için iki kişilik kadro açıldı Adliyede… Savcı: “Çopur, gel müracaatını yap da seni oraya alalım.” dedi. Çopur biraz düşündü, kafasını kaşıdı, ikiciklendi… “Beni oralara alırlar mı Savcım” dedi. Savcı: “Sen müracaatını yap.” dedi. Çopur bir sağa bir sola başını salladı. Bu işin olacağından şüpheliydi. Buna rağmen ertesi gün gidip müracaatını yaptı.

İlçeden üç kişi, bu işe girmek için müracaatta bulunmuştu. Bunlardan biri de Çopur Ahmet’ti. Çopur Ahmet, ortaokul mezunuydu. Zeki bir delikanlıydı; fakat kimi kimsesi olmaması, garipliği, biraz da akıl savrukluğu belki de onun ilçenin maskotu olmasını sağlıyordu ve gırgır geçilmesine sebep oluyordu.

Çopur samimi, Çopur candan, Çopur Garip, Çopur çalışkandı.

Çopur’u perişan eden yoksulluğu, kimsesizliği, belki de sığınacak bir limanının, dayanacak bir arkasının olmamasıydı.

Hemen herkes onu tanır, işini ona güvenerek yaptırırdı: “Çopur yarın bize uğra da birkaç iş var halledelim”; “Çopurrr! Gel hele gel! Şu torbaları bir kaldır.” , “Çopur şu hayvan pisliğini oradan temizlersen sana 100TL.”, “Çopur, yarın sabah bir işin yok değil mi? Erken saatlerde gel de bizim yoncaları birlikte yığdırayım…vb.”



Derken Çopur memur oldu. Sabahları adliyede odaları temizler, görülecek davaların listelerini yapar, askıya asar, görüşme anında da onları duruşmaya çağırırdı.

Hatta: Davalarının ne zaman olacağı, sıranın kendilerine ne zaman geleceği, görüşmenin biraz ileriye alınıp alınamayacağı, Çopur: “Ne olur öğleye bırakma beni. Gör şu işimi.” Gibi istekler Çopur’u aranan, istenen, muhtaç olunan, vazgeçilmez, adam haline getirmişti…

Çopur saygıdeğer oldu. Kimse gır gır geçmeğe kalkışmadı.

Çopur kendine geldi. Çopur adeta akıllandı birden bire…

Ç:opur çevreden hem saygı gördü hem de iyi bir memur oldu.


Savcının işi rast gelsin, Çopur’u kimsesizlikten de kurtardı. Çopur evlendi çoluk çocuğa karıştı. Çopur’un çocukları oldu. Savcılar gitti savcılar geldi. Çopur adam gibi adam olarak hayatını sürdürdü. Derken Çopur, oradan emekli oldu. Çopur hâlâ sağ salim sağlıklı bir vatandaş. Üç çocuğu da üniversite bitirmiş saygın bir devlet görevlisi…

O savcı olmasaydı o savcı, Çopur öyle kalakalacaktı garip, kimsesiz; ve yoksul… Çopur’u kurtaran o savcı oldu…

Memleketteki Çopur’ları kim kurtaracak?..

Hangi devlet adamı bu Çopur’ların elinden tutacak? Delirmeden, akıl sağlıklarını tam yitirmeden, sokaklarda gır gır geçilmesine meydan vermeden Çopur’ları sokaklardan kim kurtaracak?

Evler, sokaklar, Çopur’larla dolup, Çopur’lar çoğalmadan, Çopurlar’ın ellerinden tutalım. Çopurlar’ı kurtaralım. Çopur’lar sağlam kalırsa memleket de sağlam kalır.

Çopur’lar dengesini kaybederse, memleket de kaybeder. Çopur’lar kurtulursa, memleket de kurtulur…

Hangi kanun hangi yönetmenlik hangi yeni, işleyen bir proje, plan hangi program, Çopur’ları sağlıklı kılacak?..

Çopur’ları sokaklardan kim kurtaracak?   Perşembe, 25 Temmuz 2014,Ankara



17 Temmuz 2014 Perşembe

ANKARA MEŞGUL

    ANKARA MEŞGUL
                       Abdullah Çağrı ELGÜN

 Ankara sürekli Merkezden uzaklaşıyor. Ankara kaçıyor. Kaçmak Ankara için daha kolay geliyor. Gidilen yerlerde de istenilen modernizmi, istenilen mimariyi, istenilen estetiği, çağdaşlığı görmek mümkün olmuyor.
Şehirleşme berbat, yapılan binalar ucube, estetikten, mimariden uzak, yoksun, yol ve kaldırımlar öyle. Engelliler için yapılmış sarı şeritleri kimseler görmesin, duymasın buralarda yürünmesin diye yapılıyor zannedersiniz, tam bir rezalet… Kimi yerde çapraz  kimi yerde dairesel; fakat hiç birisi de tam olarak yapışmamış tutkalları etrafa hoyratça taşırılmış, özensiz ustalık tezgâhında törpülenmiş ellerde engelliler için yapılan; fakat engelliye de en büyük engel teşkil eden şeritler…
Ankara başka işlerle meşgul…

Üst üste binmiş binalar, gecekondu tipinde yükseklikler. Yeterli okul, yeterli park yeterli sosyal tesisler: dinlenme yerleri, ibadethaneler, kütüphaneler, bay ve bayanların rahatsız edilmeden oturup, yatıp, uzanıp dinlenebileceği ölçüde dinlenme salonları, çocuk altı değiştirme ve emzirme yerleri, bedava genel tuvaletler, bedava genel banyolar, bedava yapılan amme hizmetleri(?!), oyun ve eğlence alanları, spor merkezleri, yüzme havuzları, içinde ördek ve kazların yüzüştüğü, kuğuların ve kumruların etrafta seviştiği tabii göletlerini görmek hayal oluyor…
Ankara’nın kafası karışık…


Yolara ve mahalle aralarına dikilen ağaçlar ne işe yarıyor, diye kendi kendime hep soruyorum. Asla yeterli ve tutarlı bir cevap bulamıyorum.
Buralara bu ne idiğü belirsiz ağaçlar yerine, bol dut veren bodur dutlar, kokulu ve meyveli iğdeler, armutlar, şeftaliler, cevizler, vişne ve kirazlar, her çeşidinden elma ağaçları,  bol miktarda alıç, palıt, fındık, badem, akasya ağaçları, ıhlamur ağaçları bahçelerimizi şenlendiremez mi?
Ankara merkezden kaçarken de vuruluyor, hırpalanıyor, tırpanlanıyor, rantlanıyor; fakat halk aradığı hizmeti bulamıyor, göremiyor.
Ankara tutunamıyor Ankara tutturamıyor …


Ankara, koca bir imparatorluğun gölgesinde kurulmuş büyük Türkiye’nin en gözde şehri…
Ankara, geleceğin ufkunda yeni güneşlerin doğacağı dünyanın işaret ettiği lider başkent…
Ankara, İslâm Mistizmi’ni, duyuş, düşünüz ve felsefesini dünyaya duyuran, yayan ve uygulayacak olan geleceği büyük başkent.
Ankara, Türklüğün ve İslâm’ın meşalesini gönüllerde yeniden alevlendirerek, büyük bir heyecan, azim ve kararlılıkla, uzak diyarlardaki kardeşlerin de hayallerini süsleyen şehir…
Ankara, kendisine bakanların heyecanlarını diri ve canlı tutarak besleyen, bütün düşünen zekâların burada odaklandığı, ticaretin buradan, ekonominin buradan, siyasetin buradan işaretlendiği sevimli, özenilen, özlenilen, herkesin her kesimin, koştur koştur geldiği, görülesi başkent…
Ankara, Bütünün Bütününün başkenti…  Bu sebeple Ankara’nın kafası zinde, zihni uyanık, uzuvları hareketli, vücudu sıhhatli olmalı, sıhhatli kalmalıdır; çünkü  “SAĞLAM KAFA SAĞLAM VUCUTTA BULUNUR. M:K ATATÜRK.”
Ankara, yanı başındaki gelişmelere, oluşumlara, durumlara ve hareketlere gözlerini yumarak, ağzını ayırarak, seyrederek bakamaz. 
Ankara’nın kafası meşgul…


Ankara, ufak tefek yapılan ağaçlandırmaları park zannediyor… Ufak tefek yapılan parkları orman, ufal tefek yapılan ormanları balta girmiş Amazonlar’ın Yağmur Ormanları olarak görüyor.  
Ankara geriniyor, esniyor, kıvışlıyor, ama spora ve yarışa geç kalıyor.


Hamamönü’ndeki Dişçilik Fakültesi binası Hamamönü’ndeki Karacabey Camiinin açığa çıkarılması için kaldırılması elzemdir. Naim Süleymanoğlu Parkı devamı, Geçim Sokak, Birlik Mahallesi; ve o bölgedeki tüm sokaklar Pazaryeri, Stadyum Zekai Tahir Burak Doğumevi Hastahânesi, Ulucanlar Cezaevi ve çevresi Hamamönü’nde olduğu gibi ucube binalar kaldırılarak tamamen parka dönüştürlmelidir. Böylece Ankara burada bir nefes alabilir.
Ankara’nın gözleri uykulu Ankara üşengen Ankara dalgın…


Kurtuluş Parkı ve Naim Süleymanoğlu Parkı, Hacetepe Parkı Hamamönü, Ulucanlar Cezaevi  ile birleştirilebilir, Hastahânelerin etrafı tamamen boşaltılarak, parklar, meyveli bahçeler  ile donatılmalıdır. Bu hastahâneler hem dinlenmek için hem nefes alabilmek için etrafları tamamen boşaltılarak açılabilir ise  Ankara azıcık, nefes alabilir…
Ankara boğucu, Ankara bön, Ankara nefessiz …


Hacettepe Üniversitesi içinde bulunan Hacı Seyyit Camii ve Karacabey camii de bu şekilde açığa çıkarak Hamamönü koleksiyonuna dahil olmuş olacaktır.
Hamamönü’nde Karacabey Camii ve Türbesi yakınında, dişçilik fakültesi  ve alt garajın üstünde bulunan taksi durağı  ve kaldırımdan yüksek duvarlar  estetiği bozuyor, görüntüyü kirletiyor.  Durak buradan kaldırılıp tarihî güzellikler ortaya çıkarılarak, Karacabey Camii ve oğlu Ahmet Çelebi’nin Türbesi ortaya çıkarılacaktır.
Ankara’nın kafası meşgul…

Ankara’nın eli işte, gözü oynaşta… Perşembe, 17 Temmuz 2014 

14 Temmuz 2014 Pazartesi

BAKMAK ve GÖRMEK



BAKMAK ve GÖRMEK
 Abdullah Çağrı ELGÜN


Ankara Türkiye’nin başkenti. Bu ne demek? Bu aynı zamanda Ankara bir Avrupa Başkenti demek!..
Peki öyle mi?
Elbette hayır!
Yollara bakın, levhalara bakın, mekanların kurulduğu yerlere bakın, çoğunda bizi biz eden bir kültür, bize ait bir iz, bir tapu, bir mühür göremezsiniz…
Ankara Bakıyor…
Ankara Görmüyor!... 


Mithatpaşa  Caddesi üzerine kurulmuş öyle ucube köprüler var ki hiç kimse oradan geçmez… Sadece yolunu şaşırıp bir iki yabancı: “Dur, burada trafik yoğun, şu ucube neymiş oraya bakayım!” derse belki oradan geçer…
Çalakalem çizilmiş projeler, çalakalem verilmiş emekler; ve üzerlerinden hiç kimsenin geçmediği, geçmek istemediği, ucube köprüler…
Ankara’ya gelen yabancılar değil; fakat Ankara’nın yerlileri de çoğu kez Ankara merkezinde yer ve yönünü bulamaz.  Hangi sokağa girse birkaç kişiye yolu sorması gerekir. Tabii bilen çıkarsa… Ankara merkezinde iyi donatılmış bir levhalandırmaya rastlayamazsınız.
Örneğin: Kızılay Merkezden çıkıp İzmir Caddesi, Menekşe Sokak, Sümer Sokak, Fevziçakmak Sokak neresi? On kişiye sor, doğru cevap alamazsınız. Doğru cevabı, ancak taksicilerin de tecrübelileri size tarif edebilir; çünkü burada bir levhalandırma yoktur. Varsa da ya uydur gaydır levhalardır ya da bunlar sokakların en kuytu yerlerine görülmemesi için gizlenmiş olduğundan, onlara hemen rastlamanız mümkün olmaz. 

Ankara Bakıyor…
Ankara Görmüyor!...

Yüksel Caddesinden Meşrutiyet’e açılan birkaç kalabalık sokaklarda dahi (Karanfil, Selânik, İnkılap, Bayındır…vb)  levha aramanız hayal olur. Ankara’ya il dışı ve ülke dışından gelen, yerli yabancı misafir ve turistler, levhalara bakarak yolarını bulmak isteseler de beyhude yorulurlar..
Yollara bakın, levhalara bakın, mekanların kurulduğu yerlere bakın, çoğunda bizi biz eden bir kültür, bize ait bir iz, bir tapu, bir mühür göremezsiniz… 

Ankara Bakıyor…
Ankara Görmüyor!...

Mithatpaşa Caddesinden Sakaya, Tuna Caddesi, Süleyman Sırrı Caddesi; sonra diğer taraftan:  Kumrular, Şehit Adem Yavuz Caddesi, Menekşe,  Sümer, Fevziçakmak Sokakları, …vb. kaldırımları ve parke taşlarını bakmak ve görmek gerek…

Ankara Bakıyor…
Ankara Görmüyor!...

Mezar taşları gibi kaldırıma dikilmiş, yolun güzelliğini ve estetiğini bozan bu anıt taşlar insanları incitiyor, göz zevkini bozuyor. Buralarda sağlı sollu park etmiş yayaların geçmesine asla izin vermeyen arabalar yetmiyormuş gibi bir de bu taşlar… Anlamak mümkün değil…
Arabaların geçit vermemesi neticesinde biraz dikkat eksikliği ile toslayacağınız bu sağlı sollu dizilmiş kabir taşları mutlak bir yerleriniz sakatlar, kırar veya orada hastahânelik olursunuz… Tam anlamı ile ucube… Arabaların yaya kaldırımlarını işgali yetmiyormuş gibi bir de yaya kaldırımlarına sağlı sollu dizilmiş bu taşlara takılmaz mısınız?

Yollara bakın, levhalara bakın, mekanların kurulduğu yerlere bakın, çoğunda bizi biz eden bir kültür, bize ait bir iz, bir tapu, bir mühür göremezsiniz…
Ankara Bakıyor…
Ankara Görmüyor!...

Her ülkede hizmet, halkın ayağına giderken bizim ülkede, hizmetin ayağına halk gönderiliyor. “Hizmet, Aha orda!  Git al!”  deniyor. Tabii orada da alabilirseniz…
Sakarya caddesi üzerinde bir heykel. Hemen her gün buraları mekan edinmiş gençler görürsünüz. Bunların Kimisi gitar çalar, kimisi flüt, kimisi değişik hareketler halinde eli yüzü boyalı bir heykel gibi çıktığı heykele kendini uydurmuş, müzik eşliğinde hareketler gösterir. Önünde sergiye para atmasını beklerler. Bunlar içinde yabancılar da farklı gösterilerde bulunarak etraflarına bir grup halkı toplamayı başarıp CD, kaset, broşür türünden bir şeyler satarlar.
Buralarda, coşkulu klarnet, çomak, darbuka eşliğinde köçek de oynatılır. Aynı görüntüler Yüksel Caddesi, Tunalı ve Kuğulu da rastlamak olağandır.   Giderek yaygınlaşan ve bu görüntülere daha büyük meydanlar, daha kapsamlı gösteriler için örnek teşkil edecek bizi biz yapan unsurlar sergilenemez mi?

Yollara bakın, levhalara bakın, mekanların kurulduğu yerlere, eski ve yeni binalara bakın, çoğunda bizi biz eden bir kültür, bize ait bir iz, bir tapu, bir mühür,  göremezsiniz…
Ankara Bakıyor…
Ankara Görmüyor!...14 Temmuz 2014, Pazartesi, Ankara