10 Şubat 2011 Perşembe

TÜRKÇE ve BİZİM ÜLKE
Abdullah Çağrı ELGÜN

Çok defa üzerinde konuşulan konuların başında Türkiye ve konuşulan dillerin başında da Türkçe gelmektedir. Türkçe sadece Türkiye'de değil, dünyanın bir çok ülkesinde konuşulan bir dildir. Bu dil Türkiye Cumhuriyeti'nin dışında otuz altı Türk Cumhuriyeti, komşu ülke ve akraba topluluklarında da olmak üzere yüze yakın ülke ve cumhuriyetlerde konuşulmaktadır. Türkçe ırkî olarak bakıldığında, en çok kullanılan dillerin başında gelir.

Bugün dünyanın birinci dili gibi gözüken İngilizceyi ırk olarak kullananların sayısı Türkçeyi kullananların sayısından daha fazla değildir. Üstelik Türkçenin dışındaki dillerde şive, lehçe ve ağız özellikleri Türkçenin yaptığı mahareti asla yapamaz. Beş kelime ile verdiğimiz şu cümleyi kelimelerin yerlerini değiştirerek en az, onbeş en çok yirmi beş kez, cümlenin anlam ve ruhunu bozmadan yazabilirken İngilizce, Fransızca, Rusça, Almanca, Arapça, Farsça ve Çin dilleri bu mahareti asla gösteremez:

" Otur oturduğun yerde kendini tart" cümlesine bir bakalım:

"Oturduğun yerde otur kendini tart",
,"Oturduğun yerde tart otur kendini",
"Oturduğun yerde kendini tart otur"
,"Oturduğun yerde otur tart kendini" ,
"Oturduğun yerde tart otur kendini" ,
"Tart kendini otur oturduğun yerde",
"Tart kendini oturduğun yerde otur",
"Tart kendini otur oturduğun yerde",
"Tart otur oturduğun yerde kendini",
"Tart otur kendini oturduğun yerde",
“Tart oturduğun yerde kendini, otur", vb… Bu cümleler uzayıp gider…

Türkçe dışındaki dillerde de ağız özellikleri değişik yöre ve mahalleye göre farklılık arz eder. Buna rağmen resmi Tek Ağız (İstanbul bayları ve hanımlarının konuştuğu AĞIZ ÖZELLİĞİ, lisan) dilde birleşmişlerdir. Hiçbir ülke ve hatta birleşik devletlerde iki üç resmî dile izin verilmemiştir. Ne Amerika' da ne İngiltere'de ne de Almanya'da ikinci bir resmi dile müsade olunmaz. Bununla birlikte yöreye has ağız özelliklerine hiç bir kurum ve kuruluş karşı olmamıştır. Türkye'de de ikinci bir dile, resmî olarak izin verilemez…

Bugün İstanbul, Türkiye'nin her kesiminden öbek öbek insanları tek bir çatı altında, tek kubbede toplayan büyük bir şehirdir. Dünyadaki on bağımsız ülkenin ayrı ayrı nufus ve toprak genişliğinden daha fazla olan bu şehirde, İstanbul Halkı, İstanbul Ağız özelliğini (konuşmadaki söyleyiş biçimi) kullanma konusunda da birleşmişlerdir. Halbuki İstanbul şehrinin mahallelerinde Türk kültürünün çeşitliliğinden, zenginliğinden, coğrafyamızın her yöresinden öbek öbek insanımızı minyatür kümeler halinde bulmak ve karşılaşmak mümkündür. Bununla birlikte asla kendi mahalli ağızlarını, lisanlarını değil İstanbul Ağız Özelliği ile konuşurlar.

Buradaki insanlar; geldikleri ve çocukluktan erişkinlik dönemlerine kadarki zaman içinde, öğrendikleri ve kullandıkları yörelerine ait ağız özelliklerini İstanbul'a gelince terkedip; İstanbul hanımları ve beylerinin kullandıkları medeniyet ve kültür lisanı İstanbul Türkçesini benimseyip kullanırlar.

İstanbul'a yerleşmiş bulunan ve Türkiye'nin resmî yazışma dilini de teşkil eden İstanbul Türkçesini kullanmayıp kendi yöre ve mahalli ağız özellikleriyle konuşup, yazacak olsalar, kimse kimseyi anlamaz. Dildeki bu anlaşmazlık insanların birbirleriyle anlaşmazlığını da doğurur. Onun için sadece Türkiye'de değil; ama bütün ülkelerde ANA DİLİ denen bir dil vardır ki bütün resmî yazışmalar ve diplomatik temaslar bu dillerle yapılır. Basında ve yayında bu dil kullanılır ve kullandırılır. Bu dil ülke ve devlet dilidir. İstanbul Türkçeside böyledir.
Bugün Türkçe oldukları halde aşağıda vereceğimiz konuşmaları ancak o yörede yaşayan halkın anladığı, diğerlerinin ise aynı ülkede yaşıyor olmalarına rağmen, bu konuşmaları ilk anda anlamadıkları görülecektir:

"Nöörüyoğ gı? Gadasını aldığım dağa gurbanığ olduğum kele… See büküşün başında görende serim fenikti, yöreğem telesidi. Yağannımı sekiye verip gendimi gücülen zapdettiyidim."(Kayseri) (Ne yapıyorsun kız? Günahını aldığım da kurbanı olduğum bacım… Seni köşede görünce şaşırdım, kalbim çarptı. Sırtımı duvara dayayıp kendimi firenledim.)

"Gız Ayşa!.. Taksii önle gel de… Pazza öncüü vaak…"(Burdur) (Kız Ayşe, taksiyi çağır gel de pazara önce varalım.)

Booon hara gedek de yemaaa harda yeek agaa.(Kars) (Bugün nereye gidip de yemeği nerede yiyelim?)

"Uyy kemençeçü dayu, soktun çözümü yayu, çör etün çözlerümü, çöremeyüm dünyayu." (Trabzon) (Kemençeci dayı soktun gözüme yayı, kör ettin gözlerimi göremiyorum dünyayı.)

Bir de bu fırsatçı Türkçe düşmanları var ki Türkçeyi bir çıkmaza sokmak bizi birbirimizle konuşturmamak ve anlaştırmamak; Türk Cumhuriyetleri ve akraba topluluklarındaki kardeşlerimizle olan bağımızı koparmak gayretindeler. Bizim ve kardeşlerimizin bildiği bu ortak kelimeleri unutturmak için durmadan kelime üretmekte ve bizi bizden; bizi onlardan koparabilmek için ellerinden gelen bütün gayretleri göstermektedirler. Basın ve yayın imkanlarını en iyi şekilde kullanmakta hatta daha da ileri giderek maksadı aşmış durumdadırlar:

"Orpeus nargius imgeleri büyük yatsıman imgeleridir. Bu us görüşü, üretici olmaktan çok algıcıdır; aşamadan çok dolgunluğa yöneliktir. Haz ilkesine bağlı yeti ve davranışlar ise kaygısal bir gereksinmedir."

"Erek bireylerin ekinli olması koşulu ise ulus olarak özveride bulunup köksel esintilerden yararlanarak belirli veri ve doğurganlıklar elde edilebilir."

"…Sürecin dayattığı, çağsal ödevleri kocaman bir öngörüyle ve esinle yadsıdı. O Oportünizim, tavsiye sürecini örgütü Avrupa metokpollerine çekme özverisiyle dayattığı onursal savaşımı kavradı…"1

Oynanan tragetyayı görmemek için aptal olmak gerekmiyor; herşey ayan beyan ortada… Türkiye bir mozayikmiş, Türkiye halkların ve ırkların karıştığı bir ülkeymiş doğrusu bu anlayışa şaşmak gerekir. Söylenen yanlıştır. Doğrusu Osmanlı böyleydi (Latin, Slav, Ermeni, Yahudi, Fars, Arap, İngiliz, Fransız…vb halk birlikte yaşıyorlardı.); ama onun veliahtı oğlu ve devamı olan Türkiye Cumhuriyeti'nde asıl halktan (Türk) başka azınlık gruplar vardır, o da yüzde bir veya birden daha azdırlar.Nufus sayımlarındaki veriler de bunu ispatlamaktadır.

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti'ni kurduğunda bu gruplarla mübadele yaptı. Azınlık gruplardan köy ve şehirlerde yaşayanlar ayrılıp gittiler…

Kürtler ise öz be öz Türk kavmidir. Tarihî belgeler, Ortaasya'da kurganlarda, kazılarda ele geçirilen belge ve bilgiler de bunu ispatlamaktadır. Bugün Rusya'nın egemenliğinde kalan Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek, Karakalpak, Başkurt, Yakut, Tatar, Gagauz, Uygur, Karaçay, Karaim, Balkar, Kumuk, Nogay, Hakas, Kaşkay, Hamse, Tuva, Çuvaş …vb2 Türk guruplarını bir zamanlar nasıl koparmışlarsa ve bazıları hâlâ kendilerine ben Türk değilim (Kazak'ım, Kırgız'ım, Türkmen'im) diyebiliyorlarsa; Kürtler arasından da böyleleri çıkabilir. Tarihî gerçekler ise böyle demiyor:

"5.yy.da Göktürkçe ile yazılı, Yenisey Irmağı'nın bir kolu olan Elegeş Çayı Vadisi'nde bulunan ANIT MEZAR ABİDESİ'ndeki yazıda:

"Ben Kürt Türkleri Başbuğu Alp Urungu!.. Kara budunum, gayret edin!.. Ülke töresini, bırakmayın!.. Siz ülkem, hanım… Kürt Eli'nin Hanı Alp Urungu. Altınlı okluğumu belime bağladım. Siz ülkem, hanım; otuz dokuz yaşımda ülkeme sizlere doyamadım. Hanım heyhat! Ülkemden ayrıldım."3

Yer neresi? Orta Asya… dil nedir? Göktürkçe… Zaman 5.yy. Ne diyelim. "Aslını inkar eden benden değildir." diyen Hz Peygamberimiz'in hadisleri gereğince başkalarının sözlerine inanarak, dirlik ve düzenlerini bozanlara; bizden olmak istemeyenlere de bir diyeceğimiz yok… Yalnız İçtiğimiz suyu bulandırmasınlar. Gidip başka göletlerde çimsinler daha iyi olur…

Yoksa Türk'ün yumruğu başlarına öyle bir iner ki: "Irkmış, dilmiş, toprakmış, televizyonmuş, yayınmış" andıklarına anacaklarına bin pişman olup dünya başlarına zindan olur…

IRAKA IRAK DURAMAYIZ

IRAK’A IRAK DURAMAYIZ.
Abdullah Çağrı ELGÜN

Çağrımı tekrarlıyorum: “Irak’ta durum giderek kangrenleşiyor. Seyredenlerin kılı kıpırdamıyor. Halbuki Irak bir Türk şehridir. Yani Bağdat Beylerbeyliği idi. Bugün burada kan, gözyaşı, sefalet, açlık ve hastalık kol geziyor. Şii, Sunî, Türkmen, Arap diye diye kandırılan ülküsü bir, dini bir, dili bir, bayrağı bir, tarihi bir, aynı devletin vatandaşları, koca bir inanç topluluğu birbirlerine düşman olarak bir oyunun sahnelenmesi için kullanılıyor.

Iraklılar, şimdi, Osmanlıyı onun varisi Müslüman Türkiye’yi özlüyor. Bu ülkede Kürt, Arap, Arnavut, Çerkez Kurtuluş Savaşı’nı birlikte verdi. Rus Cephesin’de, Kanal’da, Yemen’de, Filistin’de, Balkanlar’da, Orta Asya’da, Çanakkale’de, niçin omuz omuza, yan yana, sırt sırta ve niçin birlikte can verdik? Bilinmeli ki bizler aynı Allah’a inanan, aynı Peygamberin Ümmeti, vatanı ve bayrağı bir olan; BİR ve TEK MİLLETİZ de ondan. Tarihini bilmeyenler, geleceklerine de yön veremezler.

Bağdat bombalanıyor. Bağdat değil, Türk’ün mührünün kazıldığı yüzde doksanında, atalarımızın el emeği, göz nuru olan, mabetler, türbeler, yatırlar, abide eserlerimiz bombalarla paramparça olarak yerle bir ediliyor. Bağdat bombalanıyor, Bağdat değil Türk’ün nâmahremi, haremi, namusu yüreği bombalanıyor.


Bizim vatanımızı, Tuna’dan Nil’den dinle;
Sor lâleye sümbüle, biraz da gülden dinle,
Bizi, üç kıta değil, bu koca dünya tanır,
Hem bizi bizden değil; yedi kat elden dinle…”


Irak’ta doktora yapmış bir kardeşimiz Dr. Seyfullah KORKMAZ: “Bugün Irak’ta yönetimle ilgili bir referandum yapılsa ve Türk, Arap, Kürt yönetimlerinden hangisinde yaşamak istersiniz diye bir soru yöneltilse yüzde doksanının Türk yönetimi diyeceklerinden eminim.” demektedir. Bize ve Irak yetkililerine düşen, Türkiye’nin dünkü kırmızı pasaportlu diplomatlarını, memurlarını (Barzani ve Talabani’yi) yeni bir görevle atamalarından ibaret olacaktır. Bu görev ise İrak’ın Türkiye’ye ilhakıdır. Bu iki Türk diplomatları, Türkiye’nin atanmış bir valisi olduğunu kabul ederek, Irak şehrinin emanetini Türkiye Hükümeti ve onun mensubu olmaktan onur ve gurur duyduğumuz Türk ordusuna teslim etmelidir. Büyük Türk ordusu ve halkı Irak’ta sukûnet, huzur ve barışı sağlayıp, çok kısa bir zamanda, gözyaşı, açlık ve sefaleti bitirecektir.

“Efendiler!
Avrupa'nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve modernleşmesine karşılık Türkiye, tam tersine gerilemiş; ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa'nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi. Hâlbuki hangi istiklâl vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?
Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!...
M. Kemal ATATÜRK ”


Dünyanın en büyük kütüphanelerinin bulunduğu birkaç yerden bahsedilirdi. İlk çağlara ait, Diyarbakır Kütüphanesi (Amida, Diyarbakır Ulu Camii Kitaplığı) 1230, Silvan (Meyafarikin Kütüphanesi) Bergama (İskenderiye’ye aktarıldı ve oradaki bir yangında yok oldu. İÖ.1.yy.) Buhara Kütüphanesi (1925), Bahçesaray Kütüphanesi (Kiev Kütüphanesi 1925), Irak’taki zengin kütüphane ise tarihin en büyük birkaç yağmasından biri oldu. Hem millî müze, hem millî kütüphane ayrı ayrı olarak Amerikan askerleri tarafından yağma edildi.

Bugün Basra, Musul, Kerkük, Süleymaniye, Ramâdi, Necef, Hilla, Erbil, Ummu'l-Kasr, Kufe, kısaca IRAK, “ANA GİBİ YÂR, BAĞDAT GİBİ DİYAR OLMAZ.” diyen atalarımızın nâmahremi, yağmalanıyor (?!.) Hz.Ali, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin… vb. gibi dinimizin en kutsî mekanlarına mührünü kazmış hatıralarını bırakmış evliyaların enbiyaların Sahabilerin kabirleri hatıraları yağmalanıyor. Daha ne olacak?!.. Ne bekleniyor?...

“ANA GİBİ YÂR, BAĞDAT GİBİ DİYAR” yağmalanıyor. Türk’ün yüreği parça parça edilip yağmalanırken bizler IRAK’A IRAK DURAMAYIZ.