23 Temmuz 2010 Cuma

UFUKLARIN EFENDİSİ

UFUKLARIN EFENDİSİ

Abdullah Çağrı ELGÜN


14.yy. başlarında Anadolu’da dağ eteklerindeki küçük bir beylikti bu. Adriyatik’ten Karadeniz’e kadar uzanan Balkan Yarımadası, Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Tuna Nehri’nin kuzeyindeki Eflâk ve Boğdan’ın sözde pirenslikleri de dahil olmak üzere Bizans’tan arta kalanları fethetmeye karar vererek ilerlediler. Adına Osmanlı diyorlardı.

1453 İstanbul’un fethi ile birlikte Kırım Tatarları’nın onlara boyun eğmesi, Karadeniz’in kontrol altına alınmasıyla tamamlandı.

1517’de İslâm’ın kalbi olan Suriye’yi Arabistan’ı, Mısır’ı, Mekke ve Medine’yi ele geçirdiler. Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’yı Ortadoğu’ya bağlayan yolları denetlediği için Tuna Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar ilerledi, Balçık Denizi ve Çariçin(Volgagrat)’a, Afrika ve Ekvator’u geçerek genişledi.

İmparatorluk, o günlerde İslâmî, askerî, uygar ve hoşgörülüydü. Onun sınırları dışında yaşayanlar için İmparatorluk, rahatsız edici ve korku vericiydi. Kendi tabiyetinde olanlar içinse inalılmaz derecede enerjik, şevk dolu, istekli ve düzenliydi. Türk Hakanları: “Ülkemize girilmedikçe, teb’ama cefa edilmedikçe bizden kimseye zarar gelmez.” diyor; ve ilâhî yardım gördüklerine inanıyorlardı.

17.yy. başlarına gelindiğinde Osmanlı sendeledi, sarsıldı. Akdeniz insanları ikinci mevkiye geriledi. Batı ülkeleri kavgalı ve dağınıktılar; ama çekişmeleri canlı ve ilerletici oldu. Osmanlı İmparatorluğunda İslâm dünyasındaki savaşlar çoktan kazanılmış, tartışmalar çoktan bastırılmış, yasalar, yazılmıştı ve Osmanlılar eskiye takılıp kalmışlardı.

İmparatorluk sonraki üçyüzyılda, yaklaşmakta olan çöküntünün belirtilerine karşı direndi. Hizipçi ve derme çatma politikaları, yolsuzluklarla delik deşik olmuş, kızılelmaları unutulmuş, askeri bir tembellik hastalığı sarmıştı. Sir Thomas Roe: “1621’de (Osmanlı İmparatorluğu) gençlik ve kuvvet kaynağı kaybolduktan sonra , geriye kalan ve birçok suistimallerle harap olmuş yaşlı bir vucuda benziyordu.” diye yazıyor.

Harap olmuş yaşlı vucut, en büyük düşmanları Rus Çarı ve Habsburg İmparatorluğundan da daha uzun, neredeyse, üçyüzyıl daha yaşadı.

Osmanlılar, 1878’e kadar Balkan devletlerini kucağında tutmağa devam etti. Bosna Türk ve Müslüman olarak yaşadı. Padişah’ın Mısır üzerindeki hakimiyeti en azından ünvan olarak, 1882’ye kadar sona erdirilemedi. Adiyatik sahilindeki Arnavutluk, Osmanlıların 15.yy. da boyun eğmesini sağladıkları en zorlu eyaleti; ama Arnavutlar 1909’da hâlâ İstanbul’daki Meclis’e, mebus gönderiyorlardı.
Tebasının birçoğu Müslüman olmamakla beraber, bu İslâmî bir İmparatorluktu. Doğu ile Batı adasındaki yolları denetimi altında tutuyor; ama ticaretle pek ilgilenmiyordu. Herkesin fikir birliği ettiği gibi bir Türk İmparatorluğu idi; ama yüksek rütbeli yöneticilerinin, subaylarının ve askerlerinin çoğu Balkan Sılavlarındandı.

Genelde dinî açıdan bağnaz değillerdi. Sunnî Müslümanlar olarak, Kuran’ın yorumunda ılımlı olan Hanefî Meshebini izlerlerdi. Asıl tebanın Türk olduğu Osmanlıda her ırktan insanlar başarılarına bağlı olarak görev yapıyordu. Türk tam anlamıyla ufukların efendisiydi.

Türk efendi ne zamandan beridir sinsice izlenmekte, zenginlikleri Batının gözünü kamaştırmaktaydı. Fransız ihtilâli ile doğan yeni fikirler. Teb’ada milliyetçilik fikirlerini biledi, keskinleştirdi. 1905 li yıllarda bir çok adla Selanik’te çıkan dergilerden özellikle Ali Canip Yötem, Ömer Seyfettin, Ziya Gökâlp tarafından çıkarılan “Genç Kalemler” bu ayırımı belirginleştirmişti.

İmparatorluk bünyesinde 700 yılı aşkın beraber yaşamış Arap, Fars, Latin, Slav, Ermeni, Yahudi…vb soyundan insanlar ayrılık çığlıkları atar olmuşlardı. Bu karışık dönemde memleketi kurtama adıyla Osmanlıcılık, İslâm Birliği, Türk Birliği gibi yeni düşünceler ileri sürülmüşse de ilk ikisi tutmamıştı. Bunlardan Türk birliği, Türkçülük ve milliyetçilik olarak gelişme götererek yeni bir cevheri doğuracaktı.

1912 Balkan savaşları 1914-1915 savaşları 1918 Çanakkale, Mudanya, Dumlupınar, Sakarya, Tınaztepe, Kocatepe, derken yeni bir görünüşle yüzyıla yakın bir zaman uykuya yatacak sonra yine ufukların efendisi olacak yeni Türkiye doğuyordu. İşte bu cevher, yüz yıla yakındır toprağın altında kabuğunda olgunlaşıp bekledi. Sabır ve bilgiyle yoğuruldu. Onu yüzyıldan fazla hiçbir güç orada tutamazdı. Bu onun yaratılışına aykırıydı. Nihayet çekirdeği patlattı.

1945-1950 li dönemler Türk ekonomisinin atılımlar dönemidir. 1950-1960 ve 1960-1971 yıllarda da bu hamlelerin sık sık tekrarlandığı ve atılımların peş peşe yapıldığı dönemler.

1980- 1990 lı dönem, ufkun açıldığı, paranın, yatırımın, kredilerin, işçi ve memurun altın çağını yaşadığı bir dönem oldu. Bu yeni Türklük ilimde, teknolojide, sanatta, yeniden filizlenip ÇINAR olmanın özlemiyle yanıp tutuşurken müthiş bir ivme kazandı. Türkiye yol, su, elektrik telefon, elektronik çağını keşfetti. Derken 2000’de dünyanın hemen bütün devletleri adından söz eder oldu. Yeni ufuklar önünde hızla açıldı.

2006’da şimdi Türk kabuğunu yırtarak yeniden doğruluyor. Liderini arayan Türk, yeni hakanını doğurmak üzeredir. Ey Türk oğlu, deden koynunda yattıkça senin olan ufuklara, açılma zanıdır. Güneşin doğduğu yer, güneşin battığı yer, agartalar, kara delikler, saman yoları, göğün yıldızlarla süslü katları… Bir günde, bizim yılımızla 50 bin yıl yol alan uzay gemileriyle, arşı âlem senin doğum sancılarını muştulamaktadır.
Selam sana Türk oğlu!..
Selam sana ufukların yeni efendisi!..