23 Temmuz 2010 Cuma

TÜRKİYE’NİN KÜLTÜR, KURUM ve DEĞERLERİNDE OSMANLI MİRASI
(OSMANLININ TÜRKİYE’YE BIRAKTIĞI MİRAS)
(3 MAYIS 2008, Cumartesi İLESAM KONFERANS METNİ)
Abdullah Çağrı ELGÜN
cagrielgun@hotmail.com
İlahî kelimetullah ülküsünü yeryüzünde hakim kılmak isteyen, ebedî devlet sahibi, Allah’ın yeryüzündeki halifesi Müslüman Türk, Türkiye! Senin bir kıta üzerinde hükmetmen YETMEZ!.. İlâhi EMİR bir kıtaya sığmayacak kadar büyük ve kutsal bir davadır. Elliden fazla devletin varisi olduğumuz gibi; beş kıtada kurduğumuz ve büyük saadet ve şereflerle yönettiğimiz yerküresinde, sadece Osmanlı Hanlığı yirmi üç (23) milyon kilometre kare, Cengiz Hanlığı(Timuçin) kırk dört (44) milyon kilometre kare olan, dört Atabeylik, otuz iki Beylik, on yedi Hanlık, elli üç Devlet, on altı İmparatorluğun ve on üç Cumhuriyet kuran bir neslin varisiyiz.
Osmanlı, son derece sağlam, köklü bir geçmişe ve gelişmiş medeniyet mirasına sahiptir. Bizler bugün, bu mirasları kavrayabilmek, geçmişin bu kültür birikimlerini görmek ve bu değerlere sahip çıkmak durumundayız.
İmparatorluk coğrafyası o kadar geniş, kültürü, kurumları, insanî değerler ve ilim, öyle ilerlemişti ki toprağında yaşayan her canlının hareketinden, Osmanlının haberi olurdu.
Bir kimsenin Osmanlının bilgisi ve isteği dışında coğrafya içinde dolaşması, yerleşmesi ve hayat sürmesi mümkün değildi.
Komşu devlet lejyonları, prens, çariçe, imparatoriçe ve kıralları, Osmanlıdan yardım talep eder; yağmalanma, katledilme, düşman işgaline uğrama ve tahtını kaybetme gibi musibetlerden kurtulur Müslüman Türk'ün eliyle taç giyerlerdi. (İsveç Veliahtı, Amerika Deniz Filosu, Fransa Kıralı I.Fransuva, Rus Çariçesi Katerina)
İmparatorlık Türkiyesi, kültürü, kurumları ve değerleriyle dünya insanlığını kucaklayan, kanun koyan, işletmeci, vakfeden, medenî bir millet; güçlü, ihtişamlı, otoriter bir cihan imparatorluğu idi.
OSMANLI TÜRK KÜLTÜR MİRASI
Dünya efendiliğine soyunan ülkeler, bugün dahi, Osmanlı İmparatorluk coğrafyasının refahına, sosyal hayatına ve düşünce anlayışına erişememiştir. Zamanımızın teknoloji ve imkanlarına rağmen, dünya insanlarına, Osmanlı İmparatorluk Türkiyesi kadar, müreffeh bir hayat sunamamıştır.
Bugün dahi Kosova, Sırbistan, Arnavutluk, Makedonya, Fas, Tunus, Cezayir, Açe’deki yüzbinlerce İnsan, Osmanlı olmakla şeref duyar; ve mutlu olurlardı. Her yerde ve her vakit : "Osmanlıyım!.." diye gururla söylerlerdi.
Osmanlı olmak, mensubu olanları bilinen ve bilinmeyen birçok tehlikelerden korurdu. İmparatorluk coğrafyası halkı, gelmiş geçmiş bütün dinlerce de kutsal topraklarında, hırsızlık, soygun ve yağmadan emin olarak mutluydular. (Kûdüs, Hatay, İstanbul, Urfa, Gaziantep, Adıyaman, Kayseri, Konya, Kırşehir, Ankara, Suriye, Mısır, Mekke, Medine)
Osmanlı ülkesi, birkaç kıta üzerine oturmuş olan Okyanus üzerinde bulunan Bora Bora, Havai, Rotuma Adaları ve Yeni Zelanda’nın Maorileri de dahil (H.C.Tanjun,“Tunç Derililer”) Aral, Hazar, Karadeniz ve Akdeniz'in bir Türk gölü olduğu, gözlerin ve gönüllerin burada odaklandığı, medeniyetler beşiğiydi.
Osmanlı ülkesi, âlemlere rehber Peygamberlerin (Hz.İbrahim, Hz.İshak, Hz.Yakup, Hz.Yusuf Hz.Levi, Hz.Üzeyir, Hz. Nuh, Hz.Davut, Hz.Süleyman, Hz.Eyyüp, Hz.Yusuf, Hz.Musa, Hz.Harun, Hz.Şaul, Hz.Zekeriya, Hz. Yahya, Hz.İsa(Mesih), Hz.İlyas, Hz.İsmail, Hz.Yunus, Hz.Lut, Hz.Muhammed) ve dinî liderlerinin kabirlerinin bulunduğu veya bir müddet yaşayıp barındığı, en kutsal toprakları avucunda tutuyordu.
Osmanlı ülkesi, Avrupa'dan başlayıp Asya'ya; Kuzey Buz Denizi'nden Çin Denizi'ne kadar uzanan; Güneş'in, bir vilâyetinde doğarken, başka bir vilâyetinde battığı; bir yerde, denizin ve güneşin sıcaklığıyla serinlenirken; başka bir yerinde kışın, amansız sert soğukları ve karın hüküm sürdüğü İmparatorluk Türkiye’siydi.
İmparatorluk coğrafyası, bir aslanın duruşu gibi heybetli, Hz. Yusuf cazibesinde, mağrur, Atillâ’nın Kılıçı gibi keskin; ve yerküreyi kuşatan heybeti ve vakur görünüşüyle, bütün insanlığı kucaklıyordu.
Osmanlı Türk’ü, burada yaşayan insanları, dinleri, dilleri, renkleri, ırkları, kültürleri ayrı ayrı olmakla birlikte, geleceklerinden emin, elliden fazla devleti, bu gök kubbenin altında, kendi dil, kültür ve gelenekleriyle, barış ve mutluluk içinde, mesut yaşatıyordu.
Osmanlı İmparatorluk halkı, bu uçsuz bucaksız genişlikteki, GÜNEŞİN BATMADIĞI ÜLKEDE, serbest teşebbüse saygılı, düşünce hürriyetinden kaygısız, din ve vicdan hürriyetinden emin olarak yaşar, korkusuz seyahat ederlerdi...
Türk’ün inanç dünyasında, başkalarının canı da kendi canı gibi kutsaldır. Bu inanca göre: “Tek bir insanı öldürmek, dünyadaki bütün insanlığı öldürmek gibidir.” Bakara Suresi 136. Ayet’te : “… Biz Allah’a ve bize indirilen Kuran’a, İbrahim ve İsmail ve İshak ve Yakup ve torunlarına indirilenlere, Musa’ya, İsa’ya verilenlere ve bütün Peygamberlere Rableri tarafından verilen kitaplara iman ettik. Onların hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz. Biz, ancak Allah’a boyun eğen Müslimleriz.” Ayeti gereği bütün peygamberleri sever ve aynı ölçüde saygı duyarlardı.
Bu sebeple, Kûdüs Süleyman Tapınağı, Hıristiyan Kilisesi ve Hz. Ömer Camii yan yana durmaktaydı.
İşte, Türkiye’nin kültür, kurum ve değerlerine mührünü kazıyan, Osmanlı ve mirası...
Değerli Dinleyiciler;
Dünya kültürü Türkler’in ülkesinden Avrupa'ya taşınmıştır.
Müslüman Türkler’de 900lü yıllarda kurulan akademilerde müthiş ilerlemeler görülür. Halbuki Rusya'da Pötür Bir Akademileri (1800), Almanya'da Keymriç (1860), İngiltere'de Kıraliyet Akademisi (1862), yeni kuruluyordu.
Anadolu’da İlk Üniversite (medrese) Yozgat’ta 1000 li yıllarda açılan Şifaiye Mederesesidir. Kayseri’de 1205 Gevher Nesibe Şifaiye Medresesi, Başka bir medrese 1331’de İznik’te Orhan Bey tarafından açılmıştı. Fas, Tunus, Cezayir'de mühendishaneler; Mekadonya, Bosna, Yunanistan, Bulgaristan, [Eflâk, Boğdan Vilayetleri(Estonya, Letonya, Litvanya,)] Camiler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar; yol, köprü, bekar evleri, kurarak insana hizmeti Allah’a hizmet bilmişti.
Daha sonra başta Bursa, Edirne ve İstanbul…vb olmak üzere bütün Osmanlı şehirlerinde medreseler görülmektedir.
Matematikte, Avrupalı âlimler, tek bilinmeyenli denklemi bilmezlerken; Türk-İslâm âlimleri üç bilinmeyenli denklemi çoktan çözmüştü.
Gökyüzü 800’lü yıllarda, Semerkant’ta kurulan rasathane ile araştırılıyordu. Kırşehir’de 1272’de Nurettin Cibril Bin Caca Bey’in kurdurduğu, Kırşehir Rasathanesi duvarlarını ateşlenmeye hazır ve ateşlenmiş füzeler süslüyordu. İçerideki sutunlarda ise bugün hâlâ Gezegenler ve Güneş Sistemi bulunuyor.(Rahim ER, ‘Entelektüel Boyut’, Türkiye Gazetesi, 9 Mayıs 2008,Cuma)
Astronomide (1018) bin on sekiz yıldızı keşfederek, bugünkü bilim adamlarını da şaşırtacak derecedeki hesaplamaları; dakika, saniye ve salise olarak yapmışlardı.2 Gökteki bu yıldızların yerlerini belirleyerek, onlara Türkçe adlar vermişlerdi.3 Tıbda(İbni Sinâ)4 Fizikte (Birûnî)5, Cebirde (El Cebir)6, Astronomi ve Matematikte (Horazmi, Ferganî, Gıyaseddin El Koşıy, Uluğ Bey, İbn-i Irak, Kamusıy, Birunî ve İbni Sinâ)7, Felsefede (Al Hammer, Al Masıh) 8 gibi düşünür, Türk ve İslâm âlimleri yetiştirmişlerdi.
Dünya İnsanlığını Kucaklayan Devlet:
Dünyanın her yerden kovdukları Yahudiler ve Ermeniler Ortasya’da yer bulurken; Musevilere de Oğuzeli toprakları Türkiye’de yer verilmişti. Osmanlı, dünyanın her yerden kovduğu bu insanları bağrına basmış; ev bark vererek, toprak sahibi olmalarını sağlamışlardı.
Dünya insanlığını din, dil, ırk, renk ayırımı yapmadan Allah'ın yarattığı bir kul olarak kucaklayan ve seven; barışı, huzur ve mutluluğun simgesi olarak gören yıldız insanları, Osmanlı yetiştirmişti.
Osmanlı Devleti, kuvvetli, dirayetli, adaletli devletti. Hürriyet sever, haksızlığa karşı, tavizsiz, değerler konusunda imrenilen; nezaket, cömertlik, misafirlik, yardımseverlik, konusunda, hasretle yad edilen; bütün insanlığın o şemsiyenin altına girmek için, uzak memleketlerden koşarak geldiği insanlar cennetiydi...
Osmanlı Sultanlarının ünlü ve güçlü kadınları, bu dünya cennetinin inci elmas ve altınlarıydılar. Valide Sultanlardan: Hürrem Sultan, Rus; Kösem Sultan, Rum; Safiye Sultan, İtalyan; Nakşidil Sultan, Fransız kökenliydi; fakat bunlar, Türk milletinin feyzi ve mensubu bulunduğu İslâm ahlâk ve fazileti içerisinde yetişerek, bütün dünyayı kucaklayan adlarına vakıflar kuran cevher oldular.9
Osmanlı, dünyadaki bütün ırkları kaynaştırıp disipline etmişti. Halkını sevmiş, anlamış ve İmparatorluğun en yüksek kademesinde görevlendirebilmek saadet, mutluluk, cesaret ve bilgisine erebilmişti.
Osmanlı, bunca farklı grupları mıknatıs gibi birbirlerine yapıştırmış sihirbaz hünerli bir dehâydı...
Dünyanın bilinen tarihinin 3/2 sinin, % 80 toprağına sahip, % 90 nüfusuna söz söyleyip, söz dinleten Osmanlı Müslüman Türkü'ydü... Osmanlının, yedi yüz yıl (700) süren hükümdarlığında memleketler, kölelikten hürriyete, uşaklıktan efendiliğe, sömürüden zenginlik, refah ve mutluluğa bizlerden biri olarak ulaşmışlardı...
Osmanlı Bayrağı'nın rüzgarında, Müslüman Türk Kültür ve medeniyetinin, zengin, hoşgörülü, ihtişam ve debdebesiyle; korkusuz, güven içinde, nice yüzyıllar bir ve beraber yaşadılar. Osmanlı, Türkiye’ye kültür, kurum ve değerleriyle asla ve asla tükenmeyecek bir hoşgörü mirası bırakıyordu.
Değerli Arkadaşlar¸
Hayır ve Yardımlaşma
Osmanlı Müslüman Türk’ünde yardımlaşma bir kültürdür. Karşısındakinin yüzüne gülmek sadaka vermeğe eş değerdi. İnsanlarda kusur arama, yoktu. Kusur aramakta gece gibi olunmalıydı. Kimse kimseyi asla eleştirmezdi. Karşıdakinin yanlışları kırmadan düzeltilirdi.
İslâmiyet ile birleşen Türk asaleti, özellikle Osmanlılar döneminde, iffet ve hayasından dolayı fakirliğini gizleyenler, onur ve vakarından dolayı ihtiyaçlarını kimselere açamayanlar için; farklı yardım etme yolları geliştirilmişti. Böylece, alanlar almaktan, veren de bir kardeşini mutlu etmekten sevinçliydi.
“Alan el veren elden üstündür.” Sözü, bunun için söylenirdi.
Sadaka Taşları:
Her türlü takdir ve tebrike layık bu yardımlaşma vasıtalarından birisi de sadaka taşları idi. Sadaka Taşları genellikle gözden ve kalabalıklardan ırak, cami avlularında, türbe köşelerinde ve mezarlıklarda bulunurdu. Bu taşların boy ve ebatları değişik olmakla birlikte silindirik şekilde içi oyulmuş mermer sutunlar şeklinde olup bazılarının iki metreye yaklaşan boyları vardı. Bu taşllara bir iki basamak merdivenle çıkılırdı.
Derdini kimseye açamayan hakiki bir fakir buralara gelerek ihtiyacı olan parayı alırdı. Kalanını da kendisi gibi ihtiyacı olana bırakırdı. Bir semtin fakirleri için konulmuş paralara başka bir semtin fakirleri dokunmazdı. Ayrıca ihtiyaç sahipleri biriken paraların tamamını almaz sadece ihtiyacı kadar olanını alırdı.
Paranın dışında, giyim eşyası ve yiyecek de konurdu. Yardımlar daha çok geceleri bırakılır ve sabaha karşı alınırdı. Sadaka Taşları bugün ya tamamen unutulmuş veya büyük kısmı yok olmuştur. Neye yaradıkları ise çoğu kişiler tarafından bilinmemektedir.
Osmanlının bu sevgi, asalet ve fazilet taşları kültürümüzde her zaman yaşatılmalıdır.
Osmanlılar, insana saygı ve sevgi medeniyeti kurmuşlardı. Paylaşmayı ve yardımlaşmayı çeşitli kurumlarla yaygın hale getirdiler. Ahilik, Vakıflar, Doğancılar, Şahinşahlar, Külliyeler, İmaretler, Hanlar, Hamamlar, Şifahaneler, Sadaka Taşları, Oruçta Diş Kirası, Oruca Direk Vurma, İmeceler bu hasletlerimizden sadece bir kaçıdır; ve hepsi insan içindi.
Komşusu açken, tok yatılmazdı. Hatta aile içinde anlaşmazlıklara sebep olacak, evde kırılan bir eşyanın satın alınıp aileye verilmesi için dahi vakıflar kurulmuştu.
Hayvanlara da büyük sevgi beslerlerdi. Sokak hayvanları için barınak, kuş evleri, suluklar, sığınaklar,ve sadece, hayvanlara ait vakıflar kurulmuş ve bunlara maaşlı memurlar görevlendirilmişti. İşte Türkiye’nin kültür, kurum ve değerlerinde Osmanlı mirası...
Kısacası Osmanlının Türkiye’ye bıraktığı miras budur.
Osmanlı, memleketinin dağlarında aç kalabilecek vahşi hayvanları düşünür, onlara sığınak yapıp, rızkını bölüp verirken, İstanbul'da GURABAYI LAKLAKAN(Leylekler Hastanesi) kuruyordu.
1568’deki bir Tahrir Defterindeki bilgilere göre Çemişkezek’te tam on yedi (17) adet yırtcı kuş yuvası vardır ve korumaya alınmıştır. 1572’de Kozan’a dair Tahrir Defterinde yedi (7) yuva tesbit edşldiği ve bu yuvaların korunması için sorumlu ‘Kayacılar’ adı ile memurlar görevlendirildiği belirtilmektedir.Dikkat! Dikkat!.. Bir yuvaya dört,(4) yedi yuvaya yirmi sekiz(28) Kayacı tayin ediliyor. Bu Kayacıların hepsi maaşlı olup yörelerinde çok çok bilgili kimselerden oluşuyordu.
Kanuni Döneminde Sadece Adaana Kadirli’de kırkbeş(45) kuş yuvasına hizmet veriliyordu.Bu kırk beş yuvanın (31) otuz biri Şahin, yedisi(7) Atmaca, dördü küçük Doğan, üçü de Karadoğanlara aitti.
Kayseri, Gesi, Konya, Kastamonu İstanbul Bursa, Edirne gibi daha nice şehirlerde de kuş evleri ve hatta, dağlarda susuz kalmalarını önlemek amacıyla maaşla görevlendirdiği devlet memurları; ve bunlar için kurulmuş vakfiyeleri mevcuttu.
Ülkemizdeki yırtıcı kuşlar daha o yıllaarda gruplara ayrılmışlardı:
ÇAYLAKLAR: Karaçaylak, Kızılçaylak, Beyazçaylaklar.
ATMACALAR: Küçük Atmaca, Büyük Atmaca ve Yozatmaca
KARTALLAR:Balık Kartalı, Deniz Kartalı, Kaya Kartalı,Şah Kartalı,Büyük Bağıran, Küçük Bağıran, Bozkır Kartalı, Cüce Kartal, Atmaca Kartal,Yılan Kartalı.
DELİCELER:Saz Delicesi, Ekin Delicesi, Bozkır Delicesi, Çayır Delicesi.
AKBABALAR: Mısır Akbabası, Sakallı Akbaba, Esmer Akbaba, Kızıl Akbaba.
DOĞANCIGİLLER:Yerli Doğan, Ulu Doğan, Bıyıklı Doğan, Kara Doğan, Delice Doğan, Güvercin Doğan, Ala Doğan, Küçük Kerkenez, Büyük Kerkenez,Yerli Kerkenez.
Bir ata kırk çeşit isim biçen(Al At, Kır at, Doru At, Alnı Sakar, Ayağı Sakar, ...vb) dedelerimiz hayvanları da korumuş ve nesillerini de muhafaza etmiştir. Bu tür inanılmaz zenginliklerin de sahibi milletimizin hasletlerini kaç millette görebiliriz söyler misiniz?(Gürbüz AZAK, ‘Dürbün’, Türkiye Gazetesi, 1993) Osmanlı, Türkiye’ye ve dünya insanlığına bıraktığı mirasların en değerlisi, işte bu kültür, kurum, değerler toplamıydı...
Türk Akalteke Atları:
Yener YILMAZ(Yük. Ziraat Müh. Zooteknist, Aynı zamanda Yarış Atları Antröneri İngiliz Atlarının Atası Arap atları değil Türk atlarıdır diyor.(Şavaş AY, Takvim Gazetesi, ORTALIK, 25 Mayıs 2008, Pazar) Akal Türkmenistan bölgesinde Karakum çölü ile Kopetdağ arasında kalan bir bölgedir. Teke ise Oğuz Türkleri’nin bir boyunun adıdır.Akalteke veya Türkoman veya Türkatı olarak tanınırlar. Vyana kapılarına kadar bizleri taşıyan kurtuluş savaşını yaptıran Akalteke atlarıdır. Arap atı sözü Oryantal kelimesi gibi o dönemde İtalya’nın doğusunda kalan bütün bölgelere verilen isim olmasından dolayı Arap atları denmiştir. Aslında Arap atları değil Türk atlarıdır. Atatürk’ün atının Sakarya da bir Türk atıdır.Bugün müze haline getirilen Gemlik’teki haranın nalhanesindeki belgeler de Türk atları için birer belgedir.
Avrupulılar bunu çok iyi bilirler benim de sıtaj yaptığım (Yener YILMAZ, Cumhur ÜN ‘Veteriner Hekim’ Türkolog) Güney Almanya’nın Türkheim(Türk Yurdu), Türkenfeld(Türk Tarlası) şehirlerde de bunların belgelerini bulabilirsiniz. Başkaca atçı milletlerden olan Avusturya, Macaristan, Polonya müzelerinide bizde bulunmayan; ama bizim atlarımızla ilgili bir çok belgeler mevcuttur.İngiliz Atları diye bilinen atların atası Türk soyludur.(Üç aygırdan ikisi Türk soyundandır.)
Bu tez İngiliz Atçılığında otorite sayılan Prof.Valdimir Vitt’e aittir. 1937 senesinde yayınlanan “HorseBreeds of Cenral Asia(Orta Asya’daki At Irkları) adlı kitabında bunları kanıtlamıştır.
İngiliz Atlarının yetiştirilmesine aygırlık eden at isimilerine bakıldığında bu açıklıkla görülür:
Baverley Turk, Darcy Yellow Turk, Darcy White Turk, Duke Of Buckingam’s Helmsly Turk, Lister’s Turk(1675),
Bunlar sadece birkaç tanesidir.
1700 lü yıllarda 700’den fazla Akalteke Atı gönderilmiştir.
Kurumlarıyla Osmanlı Türkiyesi:
Osmanlı vilayeti olan bütün ülkelerde imâretler vardı ki bunlar hangi dine mensup bulunursa bulunsun, hiç bir ayırım gözetilmeksizin bütün fakirlere ihtiyaçları nispetinde yardım edilirdi. Yolcular imârethânelerde üç gün kalabilirler ve kaldıkları müddetçe her gün yemekle ağırlanırlardı.
Bu imarethânelerde atları için büyük ahırlar bulunurdu. Bunlar, çeşmelerle de donatılmışlardı. Bazen bu çeşmelerin suları çok büyük masraflarla uzaklardan getirilirdi.11
Şehirlerle yol boylarında bu imârethanelerden başka, her tür kişi ve kuruluşa, kapıları daima açık duran Kervansaraylar ve umumî binalar vardır. Bütün Yakındoğu'da bunlardan başka hiçbir otel binası yoktur.
İstanbul'da felâketzedelerin ihtiyaçlarını temin için, padişahların himmeti ve halkın elbirliğiyle kurulmuş vakıflar bulunurdu. Bu Vakıflara daima, vakıf gelirlerinden ayrı olarak her gün, fukaraya sadaka dağıtılırdı. Hatta borç yüzünden hapsedilmiş zavallıların imdadına koşulur; hapiten çıkartılırdı. Osmanlıda, doğadaki her canlının ihtiyaçlarını temin etmeyi ve borçlu insanları borçlarından kurtarmayı, kendilerine vazife bilmeyen Müslüman’a, pek az tesadüf edilebilirdi.12 İşte, Osmanlının Türkiyeye bıraktığı miras...
Osmanlıda, analarla babalar, akrabalar ve vasiler, çocuklarına örnek olurdu. Daha en küçük yaşlarından itibaren hayır işlerine alıştırılırlardı. Hayrat ve hasenât denilen ve insanı kendi şahsiyetinin kat kat üstüne yükselten fazilet timsaliydiler. Bu durum şahsî menfaat, cimrilik, tamahkârlık gibi duyguları uyuşturup, insana yardım hissini uyandırırdı. Osmanlı insanı bu değerler içinde yetişir ve bu değerler, Osmanlı insanını, diğer milletlerden çok üstün bir seviyeye yükseltiyordu.
Osmanlıların edep, nezaket, terbiye konusu ile yedikleri içtikleri ve kullandıkları ortamdaki temizlik hususunda ulaştıkları seviye, hiçbir milletin seviyesiyle mukayese edilemez. Osmanlı insanı demek, imrenilecek zarâfete, güzel giyimli, temizlik, edep ve nezaket timsali kimse demekti.
Osmanlılar, gönülden bağlı bulundukları İslâmiyet’in kin ve garazı yasaklaması sebebiyle her Cuma ve Bayram günlerini, birtakım küskünlük ve kırgınlıkları kaldırmaya ve aralarındaki kusurları af edip barışmaya vesile etmişlerdi.
Avrupa halklarında mevcut olan küstahlık, taşkınlık ve sokak kavgaları Osmanlıda yoktu. Sokaklar, gayet sakin ve emniyet içindeydi. Hiç kimse yerlere tükürmezdi. Konuşanın sözü kesilmezdi. Konuşan da, son derece vakâr ve sükûnet içinde olurdu. İfadeleri gayet zarif ve düzgündü.
Yaşlılara hürmet, kusursuz ve pek yüksekti. Hanımlara karşı hürmet ise, umumî bir ananeydi. Anne, teyze, hala, görümce, elti, kaynana, kayınbabanın ayrı bir değeri ve saygınlığı vardı. Bu ve benzeri hususlarla alâkalı araştırma yapan Avrupalı yazarların birçok sayısız tespit ve itirafları olmuştur.
A.Brayer :
“Halkın üstleri başları ne kadar temizdir. Hâl ve tavırlarında ne büyük bir asâlet ve yüzlerinin çizgilerinde, ne tatlı bir sükûnet ve nezaket vardır! Konuştukları dil de, ne tatlı ve ne kadar âhenklidir!”
Vigulier :
“Sohbet edenlerin ifadeleri veciz ve telaffuzları pek temizdir! Tebessümlerinde incelik ve el hareketlerinde ayrı bir zarâfet ve sadelik vardır. Ecnebileri, en çok hayrette bırakan cihet, birkaçının birden konuşmayıp, yalnız birinin söz söylemesidir. Söylenen sözlerde herhangi bir fenalık, koğuculuk, iftira gibi kötülükler ve edebe mugayir laubâli sözler yoktur.
Yaşlı ve büyüklere karşı hürmetle onların hakkına riayet, hayâl edilemeyecek bir nezaket içindedir.
Diyebilirim ki, Osmanlıların ahlâkî hususiyetleri, insanı adeta büyüler. Yürüyüşlerinin serbestlik ve ihtişamı, misafir kabullerindeki güler yüzlülükleri ve nihayet selamlığa girip çıkarken, riayet ettikleri, teşrifatın zarafeti karşısında hayran olmamak, elde değildir.”
Edmondo de Amicis de şöyle der:
“Tetkik ve tespitlerime göre İstanbul’un Türk halkı, Avrupa’nın en nazik ve en kibar topluluğudur. Koca şehrin en ıssız sokaklarında dahi bir yabancı için hiçbir hakaret ve zarara uğrama tehlikesi yoktur.
Halk arasında, küstahça bir bakış şöyle dursun, fazladan, kötü bir nazara bile, hiçbir zaman tesadüf edilmez. Kahkaha sesleri gayet nadirdir. Kapı, pencere ve dükkanlardan hiçbir kadın sesi aksetmez ve kapılar asla kilitlenmez. İnsanlar kimi zaman damların üstünde yatarlar ve birbirlerinden asla rahatsızlık duymazlar.”
İşte Osmanlı buydu. Dünyaya huzur veren yedi asırlık medeniyetin kültür değerleri bu değerlerdi. (Mehmet Oruç, Türkiye, 24.11.2001)” dağlar kadar fark vardır. 13
En aşağı tabakadan, yüksek bir mevkiye çıkan bir Osmanlı Türk'ü bile, yeni makamının icap ettirdiği azâmet ve vekârı derhal takınıverir.
Osmanlı, İster kubbeden divana çıksın, ister divandan inip zavallı biri haline gelsin, hiçbir zaman sukûnetini kaybetmezdi.14
Meşhur Seyyah A.de ma Motraye "Voyages en Europe et Afrique" adlı “Lahaye” de basılan kitabının 258.sayfasında : "Bu memlekette, yani Anodolu ve İstanbul'da hemen hemen hiçbir cinayet vak'ası duyulmaz; eğer bir iki fevkâlâde vak'a zuhur edecek olursa, onlar da ani bir feveran neticesinde veyahut yol kesen haydutların yaramazlıklarından ibarettir." diyor. 15
İşte, yabancı seyyahların anlattıkları ve Osmanlı halkının, Türkiye’ye bıraktığı miras...
Değerleriyle Osmanlı Türk Kültürü
Osmanlı Padişahları fermanlarının başında : “Yedi iklim ve diğer bütün toprakların ve de kürre-i arzın mutlak sahibi" 16 sıfatını kullanırlardı. Osmanlı, öylesine ihtişamlı, muhteşem, gelişmiş ve tekâmül etmişti ki toprağında yaşayan her canlının ayak sesini duyar; kıpırtısını hisseder; yağmurdan, rüzgardan ve kuşlardan haber alır; çobanın sürüleri dahi onun bilgisi dahilinde adım atardı.
Osmanlı, kendisini yeryüzünde Allah'ın bir gölgesi olarak görürdü...
Osmanlı devlet erkanı herhangi bir köylünün Muş'un Bulanık İlçesi'nden çıkıp İstanbul'un Üsküdar Mevkiine gelip yerleştiğini bilirdi. Öylesine sağlam bir istikbarat ve sicil kayıtları vardı.
(Doğduğu yer Erzurum, Dadaşlar meskun mahalden kalkıp; yedi yüz baş koyun sürüsü, beş yüz keçi, üç yüz kısrak, iki yüz aygır, yüz, irili ufaklı tay, yüz tavuk yirmi horoz, yirmi beş horanta...vb. ile birlikte Kayseri'de Cürcürler Mahallesi'ne gelerek yerleşti.) diyerek giriş ve çıkışları kaydedilirdi.
Eşkıya, soyguncu ve teröristler hiçbir yerde barınamazdı. Elliden fazla devlet, eyalet ve şehirlerde hüküm süren Osmanlı Türk’ü için, bunu tespit ve yerleştiği yeri bulmak, hem de o zamanda, oyuncak işlerdendi.
Avrupa’nın Kralları Osmanlının; ancak Vezirazamı ile denkti:
Avrupa Kralları vezirler düzeyinde ağırlanır. Ziyaretlerde teşriflerde, kabullerde ve anlaşmalarda vezirazamlar imza korlardı. Kanunu Sultan Süleyman devrinde Vezirazam İbrahim Paşa, Avusturya Kralı ile her yazışmasında O'na, "kardeşim" diye hitap ederek Avusturya Kralı'nın, Osmanlının; ancak Vezirazamı ile denk olabileceğini vurguluyordu...17
Değerli Dostlar;
Osmanlının bizzat yaşadığı birkaç tarihi belgeye dikkatinizi çekmek istiyorum.
ans:
Fransa'da kadın ve erkeklerin birbirlerine sarılarak "DANS" denen bir oyun ettiklerini duyan Osmanlı Hakanı Kanûnî Sultan Süleyman, Fransa Kralına Hitaben: "Ben ki kırksekiz krallığın Hakanı, Sultan Süleyman Han'ım. Sefirimden aldığım habere göre, memleketinizde dans nâmı altında, kadın-erkek birbirlerine sarılmak suretiyle, (alametleinnas) herkesin gözü önünde (icrayı lağviyat) faydasız işler işlenmekte olduğunuzu (mesmuu şahanem olmuştur) işitmişimdir...
İş bu rezaletin, memleketime de yayılma (sirayeti) ihtimali olduğundan(muvacehesinde nağmey-i humayunum yedinizi) fermanımın elinize (vusulünden) ulaşmasından itibaren derhal son verilmediği taktirde, bizzat orduyu humayunumla gelip kaldırmaya (men'e) muktedirim." dediğinde "dans" o dakika kaldırılıyor!..
II.Bayazıt:
Sene 1503 Fatih'in oğlu II.Bayazıt'ın hüküm sürdüğü yıllar...Venedikliler, iki Yeniçeri askerimizi esir almışlar bunlardan birini satıp diğerini de işkence ederek hapsetmişler... Venedik Sarayı'nda Osmanlı Türkü'nün aleyhine de bir resim asılmış. Padişah, başında:
"Yedi iklim ve diğer bütün toprakların ve de kürre-i arzın mutlak sahibi" sıfatını kullanarak bir nağme-i humayun gönderiyor ve diyor ki: "Haber aldım ki, nihayet iki askerimi esir alıp satmış ve işkence etmişsin. Bu nâğmey-i humayunumu sana getiren Turhan Oğlu Ömer Bey'in yanındaki kulum Ali'ye, vakit geçirmeden satttığın askerimi nerede ise bulup, teslim edesin...
şkence edilene ise, (150.000)yüzellibin kuruş, gümüş akçe tazminat ödeyip, kendisine veresin; ve de sarayında bizim aleyhimizdeki, ol tasviri yerinden söküp yakasın; ve küllerini bana verilmek üzere; kendisine hemen teslim edesin...
Yoksa, bilesin ki sonu senin için nice ve nasıl azaplarla dolu olacağını, tahmin edemeyeceğin bir sefer açarım ki, sefil u rezil olursun..."
Emir yerine getirip esir bulunuyo. Yüzeli bin gümüş tazminat ödenerek, resim sökülüp yakıldıktan sonra külleriyle beraber hepsi İstanbul'a yollanıyor.
Preveze'de:
Barbaros Hayrettin Paşa: İspanya, Portekiz, Venedik ve Papa Donanmaları'nın Preveze Körfezi'nde toplandığını öğreniyor. Bu birleşik deniz kuvvetleriyle savaşmaya karar veriyor. Düşman donanması : 52 Parça Kadırga, ve Andredorya, yetmiş parça kadırga gemi, Venedik Generali ve otuz parça kadırga, Papa Kaptanı ve on parça kadırga ile Rodos Hakimi... Ve gönülllü hurda gemilerle, altıyüzden fazla yelkenli. Toplam: 766 Kadırga ve çekdiri gemi ve bir o kadar gönüllü birliklerle hücum ediyor...
Osmanlı Müslüman Türk'ü, 120 çektiri gemisiyle mücadeleye başlıyor. Avrupa Kuvvetleri'nin büyük bir çoğunluğu, gemileriyle kaçabilenlerin haricinde onca zevatıyla birlikte, denizin derinliklerine gömülüyor. Zafer Kanûnî’ye ulaşıyor. Kanûnî Sultan Süleyman Han Gazileri, yüzbin akçe ile ödüllendiriyor.18
Tiryaki Hasan Paşa:
Kanije'de kuşatmanın uzayıp yiyecek ve erzaksız kalmaları üzerine, Tiryaki Hasan Paşa, kaledeki üç bin askeriyle, (30.000)kişilik düşman çemberini içine dalıyor. Gece karalığında korkan düşman askerlerinin tamamına yakını kılıçtan geçiriliyor... Kurtulabilenler çil yavrusu gibi sağa sola dağılıyor...
Gazi Osman Paşa:
Plevne'de, Gazi Osman Paşa Sırp isyanlarını bastırmakla görevli iken, kendini Tuna Vilayeti'nde Plevne Kuşatması'nın içinde buluyor. (10.000)onbin kişilik imanlı erleriyle; Osmanlı-Rus Savaşı'nın başladığı yıllarda Plevneyi Ruslar'dan geri alıyor. Rus Ordusu, takviye olarak gelen (50.000)kişilik Romen Ordusu'na rağmen soğuk kış başlangıcında Plevne önünde çakılıp kalıyor.
Niğbolu’da, Sigismund'un başını çektiği orduya: Fransa, İngiltere, Almanya, Polonya, Bohemya, Avusturya, Macaristan, İtalya, İsviçre, ve Belçika katılır. Avrupa'nın en büyük Hıristiyan orduları, Yıldırım'ın düşmandan çok daha az 40.000 atlısı karşısında, darmadağın olur, kaçacak yer ararlar. Kosova, Malazgirt, Çaldıran ve Çanakkale'de de sonuç aynıdır. İşte, Osmanlıdan Türkiye’ye kalan miras.
I.Fransuva Tahta Çıkıyor:
Fransa’da Kralı'nın ölümü ve I. Fransuva'nın tahta çıkmak istemesiyle başlayan iç karışıklıkların bastırılması ve I. Fransuva'nın tahta çıkması için, annesi Osmanlı Padişahı'na bir mektup yazarak, Frasuva'yı tahta çıkartmasını isitiyor. Bu dileği kabulediliyor.
İsyanlar bastırılıp asiler cezalandırıldıktan sonra, Fransa veliahtı Fransuva, Türkler tarafından tahtına oturtulup taç giydiriliyor ve kıral ilan ediliyordu. Tahttan indirip tahtla taçlandıran Osmanlı...
Rus Ordusu ve Katerina:
Osmanlı-Rus Savaşı'nda Baltacı Mehmet Paşa, Rus ordusunu imha edip tarihten silmek üzere tam anlamıyla kuşatıyor. Bu çemberden kurtulmaya asla imkan ve ihtimal yok.
Rus komutanları ve düşünürleri Türkler'in aman dileyene el kaldırmayan güzel hasletinden yararlanıyorlar. Çariçe Katerina, çeşitli türdeki hediyelerle Baltacı Mehmet Paşa'nın Otağı'na kadar gelip yalvarıyor. İş tatlıya bağlanarak, Savaş sona erdiriliyor ve Rus Ordusu tarih sahnesinden silinmekten kurtuluyor.
İsveç Veliahtı’nın Türk Gibi Yetiştirilmesi:
İsveç’te, İsveç Veliahtı'nın maharet, bilgi ve savaş oyunlarında bir Türk gibi yetiştirilmesi için İsveç Kralı, Osmanlıdan ricada bulunuyor. Dilek kabulediliyor.
Osmanlı'dan giden öğretici İsveçte bayraklar, flamalar ve ayağının altına rengarenk halılar döşenerek karşılanıyor. Onuruna kırkgün şenlikler düzenleniyor...
İşte, sıradan bir Osmanlı'ya yapılan karşılama töreni bile, anlayan için bize, Osmanlı'nın kim olduğunu anlatmaya yetiyor...
Türk Köyleri:
Holanda'da çalışan bir işçi dostum anlatmıştı. Orada "Türk Köyü" adıyla anılan bir köy varmış. Bu köye Türk Köyü denmesinin nedenini yerli yaşlılardan sorunca anlatmışlar ki: Orası eşkıyalar yatağıymış. Her hasat mevsiminde eşkıyalar bu köyü basar; köylünün elinde neyi var neyi yok soyup soğana çevirirlermiş. Zavallı köylüler bir kış boyu perperişan olurlarmış. Köylüler bu durumdan kurtulmak için bir çare düşünmüşler. Gidip Osmanlı eyaletlerinden bir Müslüman'a akıl sormuşlar. O da:
"Oraya bir Osmanlı Bayrağı asın!.." demiş. Adamlar memleketine gelmiş. Denileni yapıp, köyün ortasında yüksekçe bir yere, Osmanlı Bayrağı asmış ki ihtişamla dalgalanır.
Ertesi yıl hasat mevsimi eşkıyalar köye girecekler; ama bir de ne görsünler, orada bir Osmanlı Bayrağı dalgalanıyor. Birbirlerine fısıldaşmışlar... Kellerinden korkarak oradan uzaklaşmışlar. Tabii köylüler de bu sayede rahat ve huzura kavuşmuşlar.
Böylece bu köyün adı Türk Köyü olarak kalmış.19 Ne diyelim, eşkıya bile anladıktan sonra... Bize ne demek kalır?.. İşte Türkiye’nin kültür kurum ve değerlerinde Osmanlının bize bıraktığı mirası budur.
İlim, Sağlık ve Gelişmeye Değer Veren Millet:
745-940 yılları arasında Türkistan'da yüksek bir medeniyet kuran Uygur Türkler'i Matbaayı keşvedip, oynak harfler kullanarak ve bu harfleri satırlar halinde dizip kitap sayfaları hazırlayarak, kağıda basıyorlardı. MATBA ilk defa Türkler tarafından kullanılmış ve bugün Almanya'nın Doğu Berlin'de orjinalleri olan sekizbin, değişik eser; bizim, elli yıl önce kullandığımız kılişe tipinin benzeri ile basılmıştı.(Kaynanam Kara, Papam Kara, İkiz Kardeş Hikâyeleri...)20
Fatih Sultan Mehmet Han:
1478 Yılında Fatih Sultan Mehmet Han’ın bizzat kendisi, İşkodra ve Rodos kuşatmalarında Zeytinyağı, kükürt ve balmumu karışımından yapılan tahrip gücü yüksek bir ROKET geliştirdi. Bunlar isabet ettikleri yeri yıkıyor, müdafileri ve halkı kalenin mahzenine sığınmaya mecbur ediyordu. 21
Mehmet Muhittin Efendi:
1580'de BÂLİBİLEN DİLİ diyerek ortaya attığı görüşle, dörtbin kelimelik bir sözlük çalışması da yapan Mehmet Muhiddin Efendi, Arap Alfabesini esas alarak, Türkçe ve Farsça'daki "ç,j,p" harflerini, buna ilave ederek, yeni bir dil ortaya koymuştu. Hedefi önce İslâm ülkeleri arasında ortaklaşa kullanılan bir dil oluşturmaktı. Daha sonra da bunu dünyaya yaymak düşüncesinideydi.
Avrupa’da Esperanto Dili diyerek ortaya çıkan “Schleyer, Zamenhof ”, Mehmet Muhiddin Efendi'den, üç yüz yıl sonra dünyaya gelmişlerdi. 22
Hazarfen Ahmet Çelebi:
1606'da Hazarfen Ahmet Çelebi taktığı kanatlarla Galata Kulesi'nden uçar. Karşı sahile yumuşak bir iniş yapar. UÇAK ve paraşütün yolunu açmıştı.
Lâgari Hasan Çelebi:
17.yy.da bizzat IV. Murat'ın huzurunda ogüne kadar duyulmamış, görülmemiş, düşünülmemiş bir deneme gerçekleştirildi. Lâgarî Hasan Çelebi adlı bilgin, bir gece vaktinde YEDİ KOLLU FİŞEK denilen garip aracını Sarayburnu'na getirmişti. Yardımcıları barut mahzenini ateşlediler; ve Lâgarî Hasan Çelebi'nin bindiği araç ok gibi gökyüzüne fırlayarak karanlık semada kaybolup gitti. Öldü sanılan Hasan Çelebi birkaç saat sonra kartal kanatlarıyla yeryüzüne iniyor. Yürüyerek Saray'a varıyor ve Padişah'ın huzuruna vardığında: "Sultanım, sana İsa Aleyhiselam'dan selam getirdim." diyerek latife ediyor.23 O dönemden JET ve UZAY araçlarının yolunu açıyordu.
İbni Sinâ:
"Onsekiz yaşından önce bütün bilim ve felsefede söz sahibiydi. Avrupa'da Avecina'dır. "G. M. Vickens: 16-17 yaşında çok ünlü bir hekim oldu. İbni Sinâ (Ebu Ali Sinâ)Tıbbın babası sayılan Türk ve İslâm âleminin en büyük bilgini, filozofu ve tıbçısı.
(980-1037) 57 yaşında vefat etmesine rağmen iki yüz yirmi(220) adet eser bırakmıştır. Altıyüz yıl tıp ve eczacılık konusunda dünya ülkelerine kaynaklık etmiştir. Kitabları Batı Ülkelerinde 600 yıl Modern Tıp gelişinceye kadar, ders kitabı olarak okutulmuştur.24”
İbni Sinâ daha o dönemde hastaları ameliyata alıyor, ağrıyan ve hasta olan organı tedavi edilmeğe çalışılıyordu. Avrupa'da ise bu hastaların içindeki Cin’i, Şeytan’ı çıkarmak için ya baş aşağı asılıyor, ya etrafına ateşler yakılıyor veya günlerce direklere bağlanarak kırbaçlanıyordu. Türkler se hastalarını müzikle tedavi etmek için Akıl hastaneleri kurmuştu...
Psikolojik ve ruhsal yönden de tedavi edilen insanlar, İbni Sinâ'nın elinde şifa buluyordu. İbni Sina’ya göre: "Bedenle birleşmeyen ruhun, bireysel varlığı yoktur. Onun tek ve kişisel oluşu bedenle birleşmesinden ve onun bir alet olarak kullanılmasından sonradır.
Ruh, bedene eklenen, bedeni tamamlayan ve bedenin faaliyetini sağlayan güçler toplamıdır." diyen İbni Sinâ: KANUN adlı kitabında : "Hastalık yapmayan tehlikesiz içecek, kaynatılıp soğutulduktan sonra içilen sudur; çünkü bazı sularda CİNNÜMA "suda yaşayan, gözle görülmeyen latif cisimlerden ibaret bir yaratık, mahlûk vardır." diyor. Görüldüğü gibi İbni Sina "MİKROP"u biliyor, tanıyor ve onu tarif ediyor.
Kısaca, sağlıklı kalmak için suyu kaynatıp içiniz. Diyerek daha ozamandan bizi ikaz ediyor.
İbni Sinâ yıllar önce, MİKROBU keşfetmişti. Mikrobu keşfettiğini söyleyen Avrupalı Paster ise(30 Haziran 1878)İbni Sina'dan (850-900) sekiz yüz elli, dokuz yüz yıl sonra yaşayacak ve MİKROBU buldum diyerek, Tıp Akademisine bildiriyordu.25
İbni Sinâ, Psikiyatrist olarak, REY Şehri Hükümdarı'nı MELANKOLİ; Taberistan Hükümdarı Kabus Veşmigir'in yeğenini KARASEVDA hastalığından kurtarıyor. Kadavralar üzerinde OTOPSİ yaptığını, ANATOMİK çalışmalarda bulunduğunu söyleyerek: Fizyoloji, patoloji, farmakoloji, klınık hekimliği, anestezi, lokal anestezi, genel çerrahlık, nöroloji, psikiyatri, mani, melankoli, hafıza bozukluğu, geri zekalılık, sinir, göz adeleleri, gözün tabakaları, gözyaşı kanalları, ophthalmai, konjonktivit, nabız, üroloji, idrar değişmeleri, idrarda kullanılan sondayı(kastara, kasatir), trahom(Tahlili), doğum, kadın, hastalıkları, kuduz, çocuk hastalıklarını, pediatri ve pedagoji, koruyucu hekimlik, göz, kulak, boğaz, akciğer, karaciğer hastalıkları ve tedavilerinden bahseden ve ilk ortaya koyan atamız İbni Sinâ'dır. Matematikte "O"sıfırı keşfeden yine, İbni Sinâ'dır. 26
1000li yıllarda Yozgat’ta, 1205'te Gevher Nesibe Sultan tarafından Kayseri'de kurulan Şıfaiyye ve Tıp Okulu ilk öğrenimi teorik olarak başlatmıştır. 1453'te Doğu Roma'yı alarak İstanbul'u fethetmiş, bir çağı kapayıp yeni bir çağı açmış, Nurlu Kumandan, kendisinden Kulların Acizi diyerek söz ediyor.
İşte Müslüman Türk'ün hayatının ilkesi bu tevazu, kendini diğer insanlara adama dusturu... Osmanlının Türkiye’ye bıraktığ mirası...
Fatih, bir sosyal güvenlik teşkilatı kurdurarak devlet kesesinden değil, bizzat kendi parası, alınteri ile, vakıf çalışanlarına, cebinden maaş bağlıyor. Bugün kurulmaya çalışılan AİLE HEKİMLİĞİNİ daha o zamandan kurmuştu.
Akşemseddin, "Madded'ül Hayat" adlı eserinde: "Hastalıklar, insan vucuduna giren göze görünmez bir takım CANLI TOHUMLAR yüzünden gelir. Yine o CANLI TOHUMLARLA insandan insana bulaşır." Diyerek MİKROBU ataları gibi bilip farkeden "PATOJEN FAKTÖR" olarak tanıyan âlim ve üstad Fatih Sultan Mehmet'in Hocası İstanbul'un manevî fatihi Akşemseddin'dir.
Avrupa’nın komleksli ilim adamı Luis Pasteur ise Akşemseddin'den dörtyüzyıl sonra, İbni Sina’dan dokuz yüz yıl (900) sonra yaşamıştır. 27
Burada bir şeye dikkatinizi çekmek isterim...
Bügün Osmanlı yıkılalı seksen sekiz (88) yıl olmuştur. Yani bunların bizden önceki hayatına hayat bile denemez....
Fatih Fermanında: "Ben ki İstanbul Fatih'i kulların acizi Fatih Sultan Mehmet; bizzat alın terimle kazanmış olduğum akçalarımla satın aldığım İstanbul'un taşlık mevkiinde malûm hudut olan yüz otuz altı(136) parça dükkanımı, aşağıdaki şartllar doğrultusunda vakfeyliyorum.
Şöyle ki: Bu gayrımenkûllerimden elde edilecek gelirlerle İstanbul'un her sokağına ikişer kişi tayin eyledim. Bunlar ki ellerindeki kireç tozu ve kömür külü olduğu halde günün belirli saatlerinde, bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin, tükürükleri üzerine, bu tozu dökeler ki yevmiye yirmişer akçe alsınlar. Ayrıca on cerrah, on doktor, üç de hastabakıcıyı, memurlukla görevlendirdim. Bunlar ki ayın belirli günlerinde, İstanbul'a çıkalar istisnasız her kapıyı çalarak, o evde hasta olup olmadığını soralar. Var ise şifasını veya mümkün ise hastalığını gidereler. Değilse kendilerinden hiçbir karşılık beklemeksizin hastaneye kaldırılarak orada tedavi edileler.
Allah vermesin herhangi bir kıtlık, gıda maddesi sıkıntısı olabilir. Böyle bir hal karşısında bırakmış olduğum yüz silah, ehil kişilere verilerek, vahşi hayvanlar yumurtada ve yavruda olmadığı sıralarda dışarıya çıkıp avlanalar ki hiçbir zaman hastalarımızı gıdasız bırakmayalar. Ayrıca vakfımda bina ve inşa ettirdiğim imarathanede şehit ve yakınlarıya İstanbul fakirleri yemek yesinler; ancak yemek yemeye veya almaya bizat kendileri gelmeyip yemekleri güneşin loş bir karanlığında(gece vakti)ve kimse görmeden kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle.28
Kanûni Sultan Süleyman’ın sağlık ve sıhhate dair şu sözüyle, sağlığa "Devlet Kazanmak", "Hakan Olmak" tan daha fazla önem verdiğini görüyoruz: En büyük makam, sağlıklı bir nefes alıp vermektir.
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet, cihanda bir nefes sıhhat gibi... "Kanûnî Sultan Süleyman"29
Osmanlı Fethettiği Ülkelere barış ve refah götürüyor:
Fethedilen bölgelere, İslâm’ın güzel ahlâkı ile bezenmiş aileleri, alperenleri, dervişleri, ahileri yerleştirdiler. Yerli halk bunların yaşayışını bizzat görerek İslâmiyet’i tanıdılar. Kendi yaşayışları ile Müslümanların, insana ve insanlığa örnek yaşayışları arasındaki farkı görerek seve seve Müslüman oldular ve devletin gönüllü savunucuları hâline geldiler.
Osmanlı Devleti ve sultanlarının davaları da, kendi tabirleri ile “nizâm-ı âlem” (dünya barışı) üzerinde toplanıyor. Koca devletin varlık sebebi ve savaşları da, insanî esaslara bağlı bulunan, bir cihan hakimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Sistem, insanları sömürmek, varını yoğunu elinden almak üzere değil; vermek üzerine, üzerine kurulmuştu.
Osmanlıdan sonra böyle bir devlet çıkmadı. Çıkması da mümkün değil. Osmanlı gibi, adaleti, huzuru gaye edinen bir devlet olsaydı, Filistin’de Balkanlar’da ve diğer ülkelerde bu zulümler ve bu canilikler yapılamazdı! Yanlış yapan başına gelecekleri bilirdi. (Mehmet Oruç, Türkiye, 27.4.2002.)
Osmanlılar, camiler, medreseler, hastaneler, tımarhaneler, hanlar, kervansaraylar, bentler, çeşmeler, sebiller, sarnıçlar, kuyular, köprüler, yollar, kaldırımlar, imarethane hizmetlerini vakıflar kurarak, Allah rızası için pek mükemmel ve çaplı bir şekilde yürütmüşlerdir.
Bu yüksek ahlâkî değerler, bütün dünyanın gözlerini kamaştırmıştır. Muhtelif sebeplerle bizleri sevmeyen ve hatta can düşmanımız olan Batılı seyyah ve araştırmacıları dahi, asırlar boyunca hayretler içinde bırakmıştır.
Bütün bunlardan daha fevkalade ve şayan-ı takdir olanı da, yapılan bu binalarda yaptıranlara ait hiçbir emarenin görülmemesidir....”
İşte Osmanlıyı Osmanlı yapan değerler... Hem de bir gayrimüslimin ağzından... (Mehmet Oruç, Türkiye, 23.11.2001)
SONUÇ OLARAK
Her Osmanlının kendisine görev kabul ettiği ilker şunlardı:
Yaz sıcaklarında çeşme ve sebillerde karla soğutulmuş su vermek,
Hanlar ve kervansaraylarda yolcuları üç gün parasız misafir etmek,
İmarethanelerde muhtaçlara her öğün yemek ikramı yapmak,
Borç yüzünden hapsedilmiş olanların borçlarını ödeyerek onları mahkumiyetten kurtarmak,
Ölen fakir kimselerin borçlarını ödemek,
İhtiyaçlarını söylemekten utanan muhtaçlara, itibarlarını zedelemeden gizlice yardım etmek,
Köle ve cariye azat etmek,
Yangınlarda evi yananlardan fakir kimselerin evlerini bedelsiz inşa ettirmek gibi insanların rahatı ve huzuru için yapılan faaliyetler...
Osmanlıda hayrat ve hasenat, yalnız insanları değil, hayvanları ve nebatları dahi içine alırdı. Nitekim hayvanları korumak, beslemek için de vakıflar kurulmuştur. Bunlara bakanlara da bizzat, devleten maaş bağlamıştır. Bu vakıflar, Avcı kuşları, göçmen kuşlar, güvercinler, aç kurtlar ve yaban hayvanları, için bizzat barınma yerleri imar edilmiş ve kışın o soğuk günlerinde neslinin devamını sağlamak maksadıyla yemekleri verilmişti.
Sokak köpek ve kedileri, beldenin belli semtlerine et ve ciğer dağıtılarak beslenmekteydiler. Sadece bunlar mı?..
“Ormanımdan bir ağacımı kesenin başını keserim.” Diyecek kadar ağaç sevgisiyle dolu ve bunun için vakıf kurmuşlardı.
Osmanlı, biliyordu ki tabiat ve onun içindeki vahşi hayat, yok olursa, insan da yok olacaktı. Osmanlı, insanı ve doğayı korumuk için tedbirliydi...
Osmanlı sadece kendi çocuklarını değil; devşirmelerini bile yetiştirirken:
Müslüman Türk’ün Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu;
İlâhi kelimetullahı yer küresinde hakim kılmak için geldiklerini;
Allah’ın nizamını yeryüzünde hakim kılmak gerektiğini;
Ölümsüz, sonsuz bir devlet sahibi olduklarını (Devlet-i ebet müddet);
Yer küresinin tek sahibi olduklarını(Kürre-i arzın mutlak sahibi);
Yedi iklim ve diğer toprakların tek hakimi olduklarını;
Dünyanın bir Türk’e dar olduğunu;
Beden, ölünceye kadar çalışmak (Çalışmanın yaşı yoktur.) Ayakta yaşlanmak, dimdik ayakta ölmek... Osmanlının inanç ve düşünüşünün bize bıraktığı en güzel mirastır...
Fransız Yazar, Ceza Gadron, “Gelibolu,(Çanakkale)” adlı kitabında: “Atillâ Tanrı’nın kırbacı, Tanrı, kendi yolundun çıkanları cezalandırmak için Aillâ’yı gönderirdi.” Diyor.
Fransız tarihçisi Grengur: “Osmanlı imparatorluğu, beşer tarihinin en büyük; ve hayrete değer vakalarından biridir” demektedir.
Prof.Dr. Albert SOREL 1912 yılında Üniversitede öğrencilerine ders anlatırken dünyada iki muamma var: Birincisi, “Keşfedilmeyen Kutuplar”, İkincisi, “Türkler” diyor.
Kaşgarlı Mahmut; Divan-ı Lügatıt Türk, adlı kitabında: Peygamberimiz kıyame âlametlerinden bahsederken : “Türk Dili’ni öğreniniz; çünkü Türkler’in uzun süren egemenlikleri olacaktır.” Demiştir.
Peygamberimiz, Miraç’tan inerken aşağıya baktığında beyaz atlı süvariler görüyor ve kendisini Miraç’tan indiren Meleğe bunlar kim?” diye soruyor. Melek de: “El etrak’ül cindullah.” Alah’ın süvarileri Türkler.’”diyor. C.Kutay, “Tarihi Sohbetler”C.VI.s.173
Şimdi biz de diyoruz ki:
İlahî kelimetullah ülküsünü yeryüzünde hakim kılmak isteyen, ebedî devlet sahibi, Allah’ın yeryüzündeki halifesi Müslüman Türk, Türkiye! Senin bir kıta üzerinde hükmetmen YETMEZ!.. İlâhi EMİR bir kıtaya sığmayacak kadar büyük ve kutsal bir davadır. Elliden fazla devlet ve toplulukların varisi olduğumuz gibi; beş kıtada kurduğumuz ve büyük saadet ve şereflerle yönettiğimiz yerküresinde, sadece birinin toprakları (Osmanlı Hanlığı) 23 milyon kilometre kare, (Cengiz Hanlığı “Timuçin”) 44 milyon kilometre kare olan, dört Atabeylik, otuz iki Beylik, on yedi Hanlık, elli üç Devlet, on altı İmparatorluk ve on üç Cumhuriyeti kuran atalarımızın da varisi olduğumuzu unutmayacağız.
Dünyanın her canlısından yükselen sesler, yeni efendiyi yer ve göğe; deniz ve karaya, tüm kulaklara; muştulu haberlerle fısıldıyor... İşte, artık emaneti, ehlinin üstlenme zamanıdır. Ufuk sahibi, ideal sahibi, bütün bir millet, el ele, gönül günüle, bir ve beraber olarak, dün olduğundan daha hızlı, daha çabuk... Gece uyumadan, gündüz oturmadan; ölesiye, bitesiye çalışarak ...
Osmanlının varisi, Türkiye olarak, bütün dünya seni bekliyor. Bu hayâl gönüllerde yer bulmalı.. Bu rüyamız hep görülüp durmalı, heyecanlarımız diri ve canlı kalmalıdır.
KAYNAKLAR:
1 Nutuk Söylev ve Demeçler."Atatürk'ün Gençliğe Hitabesi.
2 Uluğ Beg Akadimiyası. A.A.Abdurahmanov.Özbekistan/Taşkent.s.10
3 Uluğ Beg Akadimiyası. A.A.Abdurahmanov.Özbekistan/Taşkent.s.114 Eserlerinden özellikle KANUN (beş cilt, birmilyon kelime, Teşrih Fizyolojisi, Eczacılık, Tıp Soruları, 760 ilaç çeşidi, eczacılık metodları, ) 600 yıl tıp ve eczacılık konusunda dünyaülkelerine kaynaklık etmiş, Batı Ülkelerinde ders kitabı olarak okutulmuştur. MANTIK, BİLGİ TEORİSİ, TABİAT İLİMLERİ, PSİKOLOJİ, TASAVVUF , METAFİZİK, DİN FELSEFESİ, AHLAK, ASTRONOMİ, MATEMATİK, MUSİKî... gibi konularda eserler yazmıştır. Akılcılığını FARABİ'den; Tecrübeyi EBU BERK RAZİ'den almıştır. (Batı'nın Albertus, Maknus, Saint Boneventura, Saint Thomas , Saint Anselma gibi bilginlerini yetiştirmiş, üzerinde derin izler bırakmıştır.)
5 Birûnî. Uluğ Beg Akademisi.A.A.Abdurahmanov. Özbekistan,Taşkent.s. 10
6 El Cebir. Uluğ Beg Akademisi.A.A.Abdurahmanov. Özbekistan,Taşkent.s. 10
7.Horazmi, Ferganî, Gıyaseddin El Koşıy, Uluğ Bey, İbn-i Irak, Kamusıy: Uluğ Beg. Akademisi.A.A.Abdurahmanov. Özbekistan,Taşkent.s. 10-
138 Al Hammer, Al Masıh. Uluğ Beg Akademisi.A.Abdurahmanov. Özbekistan, Taşkent.s.10
9 .Türkiye. 29 Ekim1999, Cuma. Kayseri
10 .Türkiye. Stop. Muammer ERKUL. 29 Ekim1999, Cuma.Kayseri
11 Garp Menbağlarına Göre Eski Türk Seciye ve Ahlâkı. İskmail Hakkı
DANİŞMENT-LesVoyages Dusieur Du Lorie". s.189-190 . 1654 Paris
12 Tableau Général . Mouradgea d'Ohsson'un. C.4.s.304-305
13 La Turguie Acuelle. A.Ubucini.s.342.1855. Paris-Altınoluk. Ocak.1990.s 25. Ankara
14 Henri Mathieu.La Turguie et ses Differans Peubles.2. Baskı.C.II.s.51 Meşhur Türkdüşmanıdır.
15Altıoluk Ocak 1990 s.27. Ankara İbni Sina.Dr.Celâl ARABACIOĞLU.Çukurova Ünv.Tıp.Fak.Yay.No:8
16 Türkiye."Stop." Muammer ERKUL 17 Aralık 1999. Cuma.
17 Türkiye."Evvel Zaman" Muammer ERKUL 17 Aralık 1999. Cuma.
18 Tuhvet'ül Kibar..."Cihad-ı Ekber-ı Hayreddin Paşa".Katip Çelebi
19 Ömer Faik COŞKUN Yaş: 64. KAYSERİ/Kocasinan
20 Türkiye."Stop." Evvel Zaman .Muammer ERKUL 17 Aralık 1999. Cuma.
22 Türkiye."Stop." Evvel Zaman Muammer ERKUL 17 Aralık 1999. Cuma.
23 Türkiye."Stop." Evvel Zaman Muammer ERKUL 17 Aralık 1999. Cuma.
24 İbni Sinâ Dr.Cemal ARABACIOĞLU.Çukurova Ünv.Yay.No: 8.s.43
25 İbni Sinâ Dr.Cemal ARABACIOĞLU.Çukurova Ünv.Yay.No: 8.s.43
26 İbni Sinâ Dr.Cemal ARABACIOĞLU.Çukurova Ünv.Yay.No: 8.s.43
27 Türkiye."Stop." Evvel Zaman Muammer ERKUL 17 Aralık 1999. Cuma.İbni Sinâ.Dr.Cemal ARABACIOĞLU.Çukurova Ünv.Yay.No: 8.s.43
28 Türkiye."Stop." Evvel Zaman Muammer ERKUL 17 Aralık 1999. Cuma. İbni Sinâ.Dr.Cemal ARABACIOĞLU.Çukurova Ünv.Yay.No: 8.s.43
29 Muhibbi Divanı. Tercüman.Binbir Eserler Dizisi.Yay.No:.157
30 Kayseri Sağlık 98 Kayseri İli Sağlık Müdürlüğü Yay.

TÜRKLER’DE ÜLKÜ VE ÜLKÜCÜLÜK; Abdullah Çağrı ELGÜN

TÜRKLER’DE ÜLKÜ
Abdullah Çağrı ELGÜN
Türk milleti, İslâmî ve insanî duyguların uyumlu bir beraberliğinin gücü sayesinde, evrenin düzenlenmesi ülküsünü üstlenirken bu düşünüşlerine göre, Allah'ın cihan hakimiyetinin dizginlerini Türkler’e emanet ettiğine inanıyordu. Bu emanete hürmet etmek kaydıyla ne bir hanedan ne bir sınıf ve zümrenin ne de sadece bir milletin değil, hüküm sürdükleri yer küresinin bütün topraklarında her din, her insan, her kavim ve ırkların da koruyup gözeticisi olduklarını düşünüyorlardı. Türk Cihan Hakimiyeti Ülküsünün dünya insanlığı tarafından kabul görmesi bu düşünce ile mümkün olmuştur.
Geza GADRON: “Attilâ: Tanrı’nın kırbacı, Tanrı kendi yolundan çıkanları cezalandırmak için Attilâ’yı gönderirdi.”diyor.

M.Ö. 3. yüzyılda Hun hükümdarı Mete Han teşkilatlı bir orduya sahipti. Bu eğitimli ve disiplinli orduların okçularının okları sekiz yüz metre mesafedeki hedefi alnının ortasından vurabilecek kadar gözü keskin, kılıçları bir ayıyı tek vuruşla ikiye biçecek kadar dayanıklı çelikten yapılmıştı. Oğuz Han bu sebeple yanında ve yöresinde bulunan beylikleri ve diğer devletleri bu teşkilatlı ve disiplinli orduları ile dize getirmişti. Oğuz Han’a(Mete Han) bir kıtaya hükmetmek yetmiyordu. Onun ordularına seslenişinde bu mesaj açık seçik görülmekteydi:

“DAHA DENİZ DAHA IRMAK
GÖK ÇADIRIMIZ, GÜNEŞ MIZRAK.”

Diyerek, Kafdağları’nın karlı dağlarını aşarak Batıya doğru yöneldi. Halkına ve ordularına dünyanın bir hakana dar olduğu idealini verip yeni ufuklar gösterdi. Bizans’ı yenerek Batı Roma üzerinden gelen Hunlar, Balkanlar’a Adriyatik Denizi ile Balçık Denizine kadar inerek bu bölgede uzun süre hakimiyet kurmak karınlarını doydukları yerleri yurt tutmak için yerleştiler.
Batı Roma üzerinden gelen Hunlar burada uzun süren hakimiyet kuramadılar ise de Batı’ya erişme arzusu yeni toprakları fethetme ve OĞUZ KAĞAN’ın idealini gerçekleştirme arzusu asla bitmedi.

Adriyatik ve Batlık Denizi sahillerini geçerek Baffin Bay(Zengin Bufalo Toprakları) Grant Türk Adaları, Kanada, Alaska(Ala Atlılar), bölgesinden Amazon(Amma Uzun) Irmağının suladığı vadilerden Atlantik’ten, Pasifik’ten, Atlas Okyanusu’na buradan Hint Okyanusu’na kadar DÜNYANIN TEK BİR HAKANA YETMEYECEK KADAR DAR OLDUĞUNU İSPAT ETTİLER.

7.yy. ortalarında Balkanlar’a gelen Avarlar 250 yılı aşkın hükümranlık ettiler. 8.yy. sonlarına doğru Hıristiyanlık dinini kabul ederek Slavlaşarak Türklüklerini kaybederek tarihten silindiler. Avarlar’dan sonra da göçebe Türk boylarının Balkanlar’a akını devam etti; fakat buraya gelerek Slav Halkı içinde asimile olup Türklüklerini unuttular. Macarlar, Finler, Bulgarlar, Almanlar(Anglo Saksonlar “Aşağı Sakalar”; İskit, Saka Türkleri), Firikler, Troyalılar, İtalyanlar İslâmiyet kimliği taşımadıkları için gittikleri, doydukları yerleşik hayata uyum sağlayarak benliklerini unuttular. Türk topluluklarının ilerleyişi yeni yurt aramaları devam etti. Onlar belli bir yerde kalacak kavimler gibi değildi, “DAHA DENİZ, DAHA IRMAK, GÖK ÇADIRIMIZ GÜNEŞ MIZRAĞIMIZ OLMALI” diyorlardı. Doğdukları yerler değil; ama doydukları toprakları da kutsal bilerek ilerlediler.

İslâmiyet’i kabul ederek kendilerini Allah’ın halifesi ilan eden Türkler ise yerküresi üzerinde ilahî nizamı oturtturmak için gece uyumayıp gündüz oturmadan ölesiye bitesi çalışıp, ondan sonra da halkının karşısına geçerek: “ Ey milletim bu sözümde yalan var mı?!..” diyecek kadar sade ve asil ve korkusuzdular. Kafalarında yerleştirdikleri şu kelimeler dikkate şayandır: “Küre-i arz (yer küresi), yedi iklim ve diğer toprakların da sahibi, yer yüzünün halifesi, ilâhî kelimetullah (Allah’ın Birliği), Allah’ın Türk milletine yardım ettiği, Yeryüzünün idaresinin kendilerine Allah tarafından verildiği inancı hafızalarına kazınmıştı.” Peygamberimiz Miraç’tan yeryüzüne inerken yanındaki meleğe soruyor: Aşağıdaki beyaz atlı süvariler kimlerdir? Melek de: “El Etrakul Cindullah (Allah’ın süvarileri olan Türkler’dir” diyor. Cemal KUTAY, Tarih Sohbetleri c.IV )

Bilge Kağan, Kültiğin Kağan ve Vezirleri Tonyukuk eşliğinde atalarının izinde ve: “ÜSTTE GÖK ÇÖKMEDİKÇE, ALTTA YER DELİNMEDİKÇE, EY TÜRK MİLLETİ, SENİN İLİNİ VE TÖRENİ KİM BOZABİLİR?!.” sözlerinin önderliğinde doğudan batıya, güneyden kuzeye, gün batımından gece ortasına, Demir Kapı’ya yani, altı ay gece ve altı ay gündüzün yaşandığı kutuplardan dört mevsimin hüküm sürdüğü ve üzerinde güneşin batmadığı imparatorluklara koştular.
Timur Han: “BEN Kİ TURAN KAVİMLERİNİN HAKANI TÜRK OĞLU TÜRK TİMUR HAN!.. GÖKYÜZÜ ÜZERİMİZE ÇÖKSE BİZ ONU MAVİ BİR ATLASTAN ÇADIR GİBİ MIZRAKLARIMIZIN UCUNDA TUTARDIK.” diyebilecek kadar korkusuz ve güven doluydu.

Sefere çıkan orduda nereye gidildiğini, seferin nereye yapılacağını ancak ve ancak hakan bilirdi. Onlar için bu KIZILELMA ÜLKÜSÜ idi. Zaman zaman: “KIZILELMA NEDİR?”diye sorulduğunda “ HAKANIMIZIN BİZİ GÖTÜRDÜĞÜ YERDİR” denirdi. Bu sırdan, kimsenin haberi olmazdı. Hatta bir seferinde Vezirazam Paşa: “Bunca zamandır yürümekteyiz seferimiz nereye ola ki Hakanım?!.” diye Hakandan bu sır hakkında bir ipuçu almak istediğinde Hakanın cevabı : “PAŞA PAŞA, SIRRIMDAN SAKALIMIN BİR TEK TELİ HABERDAR OLSA, BÜTÜN SAKALIMI KESERDİM!..” der. Devlet adamı olarak tam bir donanım ile yetiştirilen hakan adayları, hakan olduklarında da devleti kesintisiz olarak uzak hedeflere taşıma konusunda hayatlarını hiçe saymışlar, gözlerini budaktan esirgememişlerdir.

İnanç ve Mefkûreleri: Yer küresinin(kürer-i arz) tamamında hakim olmak, ölümsüz devlet sahibi(devlet-i ebed müddet), yedi iklim ve diğer toprakların da hakimi, Allah’ın birliğini(ilâhi kelimetullah) cihanda hakim kılmak ülküsü içerisine yetişmek. Kendisine bağlı olan sancak ve beylerbeyliğinde yaşayan Gayri Müslüm ve Müslim vatandaşlarının dillerini de kendi ana dili gibi öğrenmekti.

Böyle olduğu içindir ki Müslüman Türk milleti, İslâmî ve insanî duyguların uyumlu bir beraberliğinin gücü sayesinde, evrenin düzenlenmesi ülküsünü üstlenmişlerdir. Bu düşünüşlerine göre, Allah'ın cihan hakimiyetinin dizginlerini Türkler’e emanet ettiğine inanıyorlardı. Bu emanete hürmet etmek kaydıyla ne bir hanedan ne bir sınıf ve zümrenin ne de sadece bir milletin değil, hüküm sürdükleri yer küresinin bütün topraklarında her din, her insan her kavim ve ırkların da koruyup gözeticisi olduklarına inançları tamdı. Türk Cihan Hakimiyeti Ülküsünün dünya insanlığı tarafından kabul görmesi bu düşünce ile mümkün olmuştur.
Geza GADRON: “Attilâ: Tanrı’nın kırbacı, Tanrı kendi yolundan çıkanları cezalandırmak için Attilâ’yı gönderirdi.” diyor.


KAYNAKLAR:
1) KUTAY Cemal , Tarih Sohbetleri c.IV )
2) ERGİN Muharrem, Orhun Abideleri, Kültür Bakanlığı Yay. 1999, Ankara
3) ERGİN, Muharrem, Dedekorkut Hikâyeleri, Kültür Bakanlığı Yay. 1990, Ankara
4) GADRON, Geza, Galibolu
5) ERAVŞAR Hamza, Avrupa Türklerinin Mukadderatı, Yumak Yayınları,s.127-140, Ankara 1999
6) TürkDili, Abdullah Çağrı ELGÜN. Geçit Yay. 1999, Kayseri
7) TürkDili, Abdullah Çağrı ELGÜN. Laçin Yay. 2001, Kayseri
8) TÜRKİYE, Dürbün- Gürbüz AZAK, “Ezikliğin Bu Kadarı” 5 Eylül 2001
9) ERAVŞAR Hamza, Avrupa Türklerinin Mukadderatı, Yumak Yayınları,s.127-140, Ankara 1999
10) Elgün, Abdullah Çağrı (2000). Edebî Söz Sanatları, Lâçin Ltd. Şti.: Kayseri.

UFUKLARIN EFENDİSİ

UFUKLARIN EFENDİSİ

Abdullah Çağrı ELGÜN


14.yy. başlarında Anadolu’da dağ eteklerindeki küçük bir beylikti bu. Adriyatik’ten Karadeniz’e kadar uzanan Balkan Yarımadası, Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Tuna Nehri’nin kuzeyindeki Eflâk ve Boğdan’ın sözde pirenslikleri de dahil olmak üzere Bizans’tan arta kalanları fethetmeye karar vererek ilerlediler. Adına Osmanlı diyorlardı.

1453 İstanbul’un fethi ile birlikte Kırım Tatarları’nın onlara boyun eğmesi, Karadeniz’in kontrol altına alınmasıyla tamamlandı.

1517’de İslâm’ın kalbi olan Suriye’yi Arabistan’ı, Mısır’ı, Mekke ve Medine’yi ele geçirdiler. Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’yı Ortadoğu’ya bağlayan yolları denetlediği için Tuna Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar ilerledi, Balçık Denizi ve Çariçin(Volgagrat)’a, Afrika ve Ekvator’u geçerek genişledi.

İmparatorluk, o günlerde İslâmî, askerî, uygar ve hoşgörülüydü. Onun sınırları dışında yaşayanlar için İmparatorluk, rahatsız edici ve korku vericiydi. Kendi tabiyetinde olanlar içinse inalılmaz derecede enerjik, şevk dolu, istekli ve düzenliydi. Türk Hakanları: “Ülkemize girilmedikçe, teb’ama cefa edilmedikçe bizden kimseye zarar gelmez.” diyor; ve ilâhî yardım gördüklerine inanıyorlardı.

17.yy. başlarına gelindiğinde Osmanlı sendeledi, sarsıldı. Akdeniz insanları ikinci mevkiye geriledi. Batı ülkeleri kavgalı ve dağınıktılar; ama çekişmeleri canlı ve ilerletici oldu. Osmanlı İmparatorluğunda İslâm dünyasındaki savaşlar çoktan kazanılmış, tartışmalar çoktan bastırılmış, yasalar, yazılmıştı ve Osmanlılar eskiye takılıp kalmışlardı.

İmparatorluk sonraki üçyüzyılda, yaklaşmakta olan çöküntünün belirtilerine karşı direndi. Hizipçi ve derme çatma politikaları, yolsuzluklarla delik deşik olmuş, kızılelmaları unutulmuş, askeri bir tembellik hastalığı sarmıştı. Sir Thomas Roe: “1621’de (Osmanlı İmparatorluğu) gençlik ve kuvvet kaynağı kaybolduktan sonra , geriye kalan ve birçok suistimallerle harap olmuş yaşlı bir vucuda benziyordu.” diye yazıyor.

Harap olmuş yaşlı vucut, en büyük düşmanları Rus Çarı ve Habsburg İmparatorluğundan da daha uzun, neredeyse, üçyüzyıl daha yaşadı.

Osmanlılar, 1878’e kadar Balkan devletlerini kucağında tutmağa devam etti. Bosna Türk ve Müslüman olarak yaşadı. Padişah’ın Mısır üzerindeki hakimiyeti en azından ünvan olarak, 1882’ye kadar sona erdirilemedi. Adiyatik sahilindeki Arnavutluk, Osmanlıların 15.yy. da boyun eğmesini sağladıkları en zorlu eyaleti; ama Arnavutlar 1909’da hâlâ İstanbul’daki Meclis’e, mebus gönderiyorlardı.
Tebasının birçoğu Müslüman olmamakla beraber, bu İslâmî bir İmparatorluktu. Doğu ile Batı adasındaki yolları denetimi altında tutuyor; ama ticaretle pek ilgilenmiyordu. Herkesin fikir birliği ettiği gibi bir Türk İmparatorluğu idi; ama yüksek rütbeli yöneticilerinin, subaylarının ve askerlerinin çoğu Balkan Sılavlarındandı.

Genelde dinî açıdan bağnaz değillerdi. Sunnî Müslümanlar olarak, Kuran’ın yorumunda ılımlı olan Hanefî Meshebini izlerlerdi. Asıl tebanın Türk olduğu Osmanlıda her ırktan insanlar başarılarına bağlı olarak görev yapıyordu. Türk tam anlamıyla ufukların efendisiydi.

Türk efendi ne zamandan beridir sinsice izlenmekte, zenginlikleri Batının gözünü kamaştırmaktaydı. Fransız ihtilâli ile doğan yeni fikirler. Teb’ada milliyetçilik fikirlerini biledi, keskinleştirdi. 1905 li yıllarda bir çok adla Selanik’te çıkan dergilerden özellikle Ali Canip Yötem, Ömer Seyfettin, Ziya Gökâlp tarafından çıkarılan “Genç Kalemler” bu ayırımı belirginleştirmişti.

İmparatorluk bünyesinde 700 yılı aşkın beraber yaşamış Arap, Fars, Latin, Slav, Ermeni, Yahudi…vb soyundan insanlar ayrılık çığlıkları atar olmuşlardı. Bu karışık dönemde memleketi kurtama adıyla Osmanlıcılık, İslâm Birliği, Türk Birliği gibi yeni düşünceler ileri sürülmüşse de ilk ikisi tutmamıştı. Bunlardan Türk birliği, Türkçülük ve milliyetçilik olarak gelişme götererek yeni bir cevheri doğuracaktı.

1912 Balkan savaşları 1914-1915 savaşları 1918 Çanakkale, Mudanya, Dumlupınar, Sakarya, Tınaztepe, Kocatepe, derken yeni bir görünüşle yüzyıla yakın bir zaman uykuya yatacak sonra yine ufukların efendisi olacak yeni Türkiye doğuyordu. İşte bu cevher, yüz yıla yakındır toprağın altında kabuğunda olgunlaşıp bekledi. Sabır ve bilgiyle yoğuruldu. Onu yüzyıldan fazla hiçbir güç orada tutamazdı. Bu onun yaratılışına aykırıydı. Nihayet çekirdeği patlattı.

1945-1950 li dönemler Türk ekonomisinin atılımlar dönemidir. 1950-1960 ve 1960-1971 yıllarda da bu hamlelerin sık sık tekrarlandığı ve atılımların peş peşe yapıldığı dönemler.

1980- 1990 lı dönem, ufkun açıldığı, paranın, yatırımın, kredilerin, işçi ve memurun altın çağını yaşadığı bir dönem oldu. Bu yeni Türklük ilimde, teknolojide, sanatta, yeniden filizlenip ÇINAR olmanın özlemiyle yanıp tutuşurken müthiş bir ivme kazandı. Türkiye yol, su, elektrik telefon, elektronik çağını keşfetti. Derken 2000’de dünyanın hemen bütün devletleri adından söz eder oldu. Yeni ufuklar önünde hızla açıldı.

2006’da şimdi Türk kabuğunu yırtarak yeniden doğruluyor. Liderini arayan Türk, yeni hakanını doğurmak üzeredir. Ey Türk oğlu, deden koynunda yattıkça senin olan ufuklara, açılma zanıdır. Güneşin doğduğu yer, güneşin battığı yer, agartalar, kara delikler, saman yoları, göğün yıldızlarla süslü katları… Bir günde, bizim yılımızla 50 bin yıl yol alan uzay gemileriyle, arşı âlem senin doğum sancılarını muştulamaktadır.
Selam sana Türk oğlu!..
Selam sana ufukların yeni efendisi!..

VATAN AŞKI

VATAN AŞKI
Abdullah Çağrı ELGÜN
cagrielgun@hotmail.com

Değerli Vatan Evlatları!

Bir gün gelir, vatan toprağı tehlike içerisinde kalırsa, onu korumak uğrunda canım feda olsun. Vatan Aşkım beni kendime getirecektir.
Ogün, rengini kanımdan alan Albayrağın altında toplanacağız. Tanrım beni Türk yarattığı ve içimize Müslümanlık denen Hak dinini attığı ve ruhumuzu İbrahim’in, İsmail’in, ishak’ın, Zekeriya, Yahya, Davut, Harun, Musa, Yusuf, Yakup, İsa(Mesih) ve Muhammed’in dininden bir nur, kendi nefsinden bir Ruh kattığı için Allah’a şükürler olsun.

Muhammed, Huneyn’de, Uhut’ta, Hendek’te ne yaptı ise vatanımın bütün fertleri, aynı aşkla Malazgirt, Mohaç, Çaldıran, Kosova, Niğbolu, Kocatepe, Tınaztepe, Dumlupınar, Sakarya ve Çanakkale’de aynı iman aynı ruh ve aynı vatan aşkı ile savaştı.


Bir gün, vatanın bana ihtiyacı olursa, bu can vatanıma feda olsun. Hiç çekinmeden ve asla korku duymadan, tereddüt göstermeden, vatan, millet, bayrak, Kur’an, ve Tanrı önünde and içerim ki vücudumun bütün azaları ve bütün vücudum vatana kurbandır.


Türk milleti; ordu millet, bu bayrağın altında toplanın. Ne mutlu ki mensubu olmaktan şeref ve gurur duyduğumuz bir edebiyatımız, tarihimiz, coğrafyamız ve övünülecek bir geçmişimizle, yiğitlerin harman olduğu bir memleketteyiz. Ne mutlu ki serdengeçti kahramanlarımız ve bunların altın başaklar gibi boy verdiği bir ülke toprağımız var. İftihar ederiz...

Yurttaşlarım!
Bu asil ve necip milletin bir geleneğidir ki evlenecek kızlar, kocalarına; askere giden delikanlılar, vatana; kesilecek koçlar Allah’a kurban olsun diye, kınalanır, süslenirler. İşte bu kınalanıp, süslenen yavrular, hiçbir tereddüt ve korku duymadan canını feda etmeye ahdederler. Ben de aynı toprağın hamuru, aynı nehrin suyu, aynı yağmur ve karın taneleri ve aynı geleneğin sahibi bu ülkenin evladıyım. Bu ülkenin ebedî geleceği için kurban olmaya hazırım. Ne mutlu bu ülkü ile yaşayan vatan sevdalılarına.


Atam Bumin ve İstemi Kağanlar, milleti ve devleti akılları ve bilgeliklerinden süzülüp gelen hikmetle yönetmişler. Bilge Kağan ve Kültiğin Kağanlar ve Vezirleri Tonyukuk da aynı akıl ve bilgelikleriyle ülkeyi bir ve bütün hale getirmişler. Getirerek ülke topraklarında aç milleti tok, bakımsız milleti bakımlı, çıplak milleti giyimli hale sokmuşlar. Başlıya baş eğdirmiş, dizliye diz çöktürmüşler.


“ Ölecek milleti dirilttim. Giyimsiz milleti giyimli, yoksul milleti zengin kıldım. Az milleti
çok ettim. Başka kağanlı başka ülkeliden üstün kıldım.


Türk Oğuz Beyleri, Milleti İşitin!..

Üstte gök batmasa, altta yer delinmese, ey Türk senin ilini ve töreni kim bozabilir?!.İleri gün
doğusuna, güneyde gün ortasına doğru; Batı’da gün batısına; Kuzey’de gece ortasına doğru,
içindeki milletler hep bana tabidir. Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım… Ölesiye bitesiye çalıştım.
Türk Milleti, bu sözümde yalan var mı?!
Bu zamana oturan Türk Beyleri, milleti olarak mı yanılacaksınız? ” diyen Bilge Kağan;


“…Demir mızraklar bir orman,
Avlakta yürüsün kulan,
Daha deniz daha ırmak
Güneş tuğ olsun, gökyüzü çadır

Düşmanlarımı ağlattım,
Dostlarımı güldürdüm,
Tanrı’ya borcumu ödedim.” diyen Oğuz Kağan;


Bir milyonu geçkin mısradan oluşan destanın kahramanı:
“Ben Bahadır Manas!
Karlı dağlarda yatıp mal buldum.
Kanıkey mesut yaşasın diye.
Fakirlerim mesut yaşasın diye.
Kayalardan sürü aldım,
Kırk corum(asker) da mesut olsun diye.” söyleyen Manas;

“Biz ki Turan mülkünün ve Türkistan’ın emiriyiz!.. Biz ki Türkoğlu Türk’üz! Biz ki milletlerin en eskisi ve en büyüğü olan Türk’ün başbuğuyuz. Gökyüzü üzerimize çökse, biz onu kılıçlarımızın ucunda, mavi bir atlastan çadır gibi tutarız.” diyen Timur Han;
Peygamberimiz Miraç`tan dönüşte yanındaki meleğe: Aşağıdaki beyaz atlı süvariler kim?" diye soruyor. Melek de:"El etrak`ül cindullah" yani Alah`ın süvarileri olan Türklerdir" diyor. “Türk dilini öğreniniz; çünkü onlar için, uzun sürecek egemenlik vardır.”
“Türkler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız.” diyen âlemlerin Perygamberi Hz. Muhammet(sav);

“Osmanlıya iki kıta üzerinde hükmetmek yetmez. Zira ilâhi kelimetullah iki kıtaya sığmayacak kadar büyük bir davadır. Selçukluların varisi olduğumuz gibi Roma’nın da varisiyiz.” diyen Orhan Gazi;


“Oğul, insanlar vardır şafak vakti doğar, akşam ezanında ölürler!.. Dünya senin gözlerinin gördüğü kadar büyük değildir… Bütün fethedilmiş gizemler, bilinmeyenler, görülmeyenler; ancak senin fazilet ve erdemlerinle gün ışığına çıkacaktır. Açık sözlü ol. Her sözü üstüne alma. Gördün söyleme, bildin bilme… Bilesin ki atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler.” diyen Şeyh Edebâli;
“Dünya bir Türk’e dar.” diyen Yavuz;

“Cihanda Türk edebiyatının bayrağını dalgalandırmak suretiyle, Türkleri tek bir millet haline soktum. Hiç ordum olmadığı halde, Çin sınırına ve Tebriz’e kadar bütün Türk illerini, sadece Divan’ımı göndermek suretiyle fethettim.” diyen Ali Şir Nevâî;
“Gördüm ki Yüce Tanrı, devlet güneşini Türkler’in burçlarından doğdurmuş. Onlara Türk adını kendisi vermiş. Onları yeryüzünün hakanı kılmış ve cihan halkının dizginlerini onların ellerine bırakmış.” diyen Kaşgarlı Mahmut;

“Tas kırılır, Tunç erir, ama Türklük ebedîdir.
“Gafil hangi üç asır hangi on asır;

Tuna, ezelden beri Türk diyarıdır,
Asya’nın ortasında OĞUZ OĞULLARI,
Avrupa’nın Alplerinde OĞUZ OĞULLARI,
Doğudan çıkan biz, Batı’da yine biz,
Nerde olsa, ne olsa kendimizi biliriz…”


“… Ben her şeyden önce Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum. Böyle öleceğim.
Türk birliğinin bir gün hakikat olacağına inancım tamdır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Türk birliğine inanıyorum. Onu görüyorum. Yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliği ile açacaktır. Dünya sükûnunu bu fasıllar içinde bulacaktır. Türk’ün varlığı bu köhne âleme yeni ufuklar açacak, güneş ne demek, ufuk ne demek, o zaman görülecek…” diyen Mustafa Kemal ATATÜRK gibi ufkumuz hep Batıdır.


Değişik zamanlarda ceddimin topraklarının yüzölçümü 44 milyon kilometre kare idi. Dünyanın bilinen topraklarının 3/3’ünün 2.80 nine; nüfusunun 2.90 hükmediyorlardı.


Atalarımızın bütün asırlar boyunca sarsılmayan azmi, bitmeyen sevdası, ülküsü ve inancı, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi; İlahî kelimetullahı yeryüzünde hakim kılmak; ebedî hükümranlık, ölümsüz devletin sahibi olduğuna inanmasıdır.

Yeryüzünün halifesi, büyük ve ölümsüz devlet sahibi, karaların Sultanı, Denizlerin Hakanı, Yedi iklim ve küre-i arzın ve diğer toprakların da sahibi olan Müslüman Türk… Bu rüya hep görülüp durur. Bununla yatılır bununla kalkılır, zihinler bununla dolup, gönüller bununla heyecanlanır. Müslüman Türk’ün heyecanı diri ve canlı kalır…

Allah’ın yeryüzündeki halifesi Müslüman Türk olarak kabul görmek; yeryüzünde Allah’ın emrettiği ilâhî adaleti tesis etmek, bizim Allah inancımız ve Allah’a olan borcumuzdur..

Elliden fazla devletin varisi olduğumuz gibi; beş kıtada kurduğumuz ve büyük saadet ve şereflerle yönettiğimiz yerküresinde, sadece Osmanlı Hanlığı 23 milyon kilometre kare, Cengiz Hanlığı(Timuçin) 44 milyon kilometre kare olan, dört Atabeylik, otuz iki Beylik, on yedi Hanlık, elli üç Devlet, on altı İmparatorluğun ve on üç Cumhuriyet kuran ceddimizin de varisiyiz.

“Büyük Türk milleti!
On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde, muaffakiyetler vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki bu sözlerimin hiç birinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.

Bugün aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, millî ülküye tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medenî âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. 10.Yıl Nutku M.K.Atatürk”

Bizde cepheye, her yaştaki kadın ve erkek dönmeye değil ölmeye gider. Bu sebeple yiğitlerin harman olduğu bu mukaddes toprağın bir metre karesinde, yirmi dört, yirmi beş kişi can verip kanlarını sebil etmiş, kefensiz şehit olarak yatmaktadır. Bunun içindir ki:

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır;”
Bunun içindir ki:

“Toprak, eğer uğrunda ölen varsa, vatandır.” Diyen şairin sözü gibi bu coğrafya bizlere vatan; veya, ancak mezar olur.
Bizim inancımıza göre savaşlarda ölenler Şehit kalanlar Gazi olur. Hiç bir Türk görülmez ki cepheye gitmek için heyecan duymasın ve içinde orada şehit olmak arzusu taşımasın.
Milletimizin her bir ferdi kadın erkek topyekün bir ordudur. Şarapnelden yılmaz, gülleden korkmaz. Korkanlar karılarının yanlarına ihtiyarların yanlarına dönmek aşağılanmasının ezikliğinde yaşayamazlar. Hiçbir delikanlı analarının dizlerinin dibinde oturma onursuzluğuna katlanamaz. İhtiyarların yanına dönmek bedbahtlığında yaşamaz. Böyle gururu incinmiş olarak yaşamaktansa, şerefle ölmeyi yeğler.

Yiğitlerim!
Kahraman Tomris, Savle, Yirik Fatma, Kara Fatma, Nezahat Onbaşı, Adile Onbaşı, Halime Çavuş, Şerife Bacı, Nene Hatun, Hafız Selman, Makbule Hanım, Tayyar Rahmiye, Kılavuz Hatice, Emir Ayşe Çanakkale’nin Keskin Nişancı Genç kızları, Kastamonu, Kayseri Lisesinin son sınıflarını bırakarak Çanakkale`ye koşarak şehit olan korkusuz evlatlar... Vatan için uğraşa var mısınız?

Göğsümüz parça parça olmadıkça vatanın bir karış toprağına ayak bastırmayacağız. Göğsümüzün kafesi şarapnallerle kalbur gibi delik deşik olmadıkça düşman bir adım ileri geçemeyecek.

Ölümlerden korkmayan Müslüman Türk!.
Sıcağa, soğuğa, kara, ayaza, hastalığa, açlığa, susuzluğa direnmeğe var mısınız?
Korkmamaya, yılmamaya, atılmaya vatan için ölmeye var mısınız?
Karaya, denize, havaya, göğe Allah’a and olsun ki dönmeyeceğiz. Var mısınız?
Öyleyse beni takip ediniz...

Büyük Türk Milletin Arslanları!
Şehit olup kefensiz yatmağa, bu vatan toprağını yastık yapmağa var mısınız? Geriye dönüp bakmamaya, düşenlere ağlamamaya, vurulup Şehit olmaya, yaralanıp Gazi olmaya hazır mısınız?
Öyleyse arkamdan gelin…

Bizler vatanı savunmaya gidiyoruz. Allah da bizi koruyup savunacaktır. Allah inananlar ve kendine güvenenlerle beraberdir. Nereye gideceğimizi biliyoruz. Unutmayın şehitlik, en yüksek rütbedir. Size vaad edilen Cennet’in kucağında ve Tuğba’nın gülleri arasında olacaksınız... “Onlara ölü demeyiniz; çünkü onlar diridirler” âyeti gereğince sizler diri kalacaksınız.

Milletimizin cesur kahramanları!
Annemizin kucağına gideceğiz. Annemiz bizim en kutsal varlığımızdır. Vatanımız da öyle değil mi?.. İşte Anne vatanın savunması için, ölmeye hazır mıyız?.. Sizler, bu anne vatanı savunmasız bırakırsanız vatan yaşayamaz, vatan yaşayamazsa vatanda hiçbir insan yaşamaz.
Sizler, yürekleri korku nedir bilmeyen yiğitler!

Vatana and olsun, Allah’a ve Kur’an’a yemin olsun ki toprağımızın bir karışına düşman ayağı bastırmayacağız. Vatan aşkı için ölmeye hazır mısınız? Arkamdan ayrılmamaya Vatan, Bayrak, Kur’an ve Allah adına yemin eder misiniz?``
YEMİN OLSUN!..
YEMİN OLSUN!..
YEMİN OLSUN!..


KAYNAKLAR:
1) “Mhakemet’ül Lügateyn”, Şimdiki dile çeviren(İshak Rafet IŞITMAN), Ankara 1941
2) “Dede Korkut Kitabı”,Muharrem Ergin Devlet Yayınları,MEB İstanbul 1971
3) “Salur Kazan Destanı”, N. Yıldırım GENÇOSMANOĞLU,Ötüken Yayınları, İstanbul 1976
4) "Türk Dili”, Abdullah Çağrı ELGÜN, (Kayseri 2001, (Genişletilmiş İkinci Baskı) Laçin Yayın Dağıtım);
5)“Mehmet Âkif”, Abdullah Çağrı ELGÜN, (İstanbul 1992, Kültür Basın Yayın Birliği);
6)"Türk Dili”, Abdullah Çağrı ELGÜN, (Kayseri 1999, Geçit Yayınları
7)Nutuk M.Kemal Atatürk cilt 1,11. Ankara


VATAN AŞKIM
Bu canım toprağa fedadır benim
Kanımla, toprağı kar; vatan aşkım
Bir huzur içinde, yüce gönlümü
Diyardan diyara, sür, vatan aşkım

Toprak et bedenim, savur dağlara
Karışsın toprağa, can; vatan aşkım
Küllerimden, sınır yapın dağlara
Serhadlerde gözcü, kal; vatan aşkım

Vatan toprağına serilsin beden
Toprakla belensin, ten; vatan aşkım
Tanklar arkasına gerilsin beden
Vatan sevdasına, doy; vatan aşkım

Zincir kelepçede sürünsün beden
Akan kanlarımla dol; vatan aşkım
Başım toprağında, çarmıkta beden
Taştan yastıklara, doy; vatan aşkım

Tüm vatan sathında duyulsun ünün
Gönüllere bir aşk, sal; vatan aşkım
Bir efsane olsun yaşanan günün
Geleceğe destan, kal; vatan aşkım

Kanım, damla damla akıp, uğrunda
Yüreklerde bir iz, kal; vatan aşkım
Bilesin ki Çağrı senin uğrunda
Ölmeyip sürünse, az; vatan aşkım

Abdullah Çağrı ELGÜN
cagrielgun@hotmail.com

VATAN SEVGİSİ

VATAN SEVGİSİ
Abdullah Çağrı ELGÜN
cagrielgun@hotmail.com

Bu toprak, bu kara toprak, bu ak, bu mor, bu sarı, bu mavi bu yeşil toprak... Bu toprak, bu vatan toprağı... Bir metre karesinde yirmi beş kişinin kanının sebil olduğu, kemiklerinin çürüyüp küllendiği bu toprak... Türk`ün asil kanının, mayasının; bu yer kürenin suyuna, taşına, toprağına öz cevher olduğu bu toprak.

Bu toprak, bu mübarek, bu ulvî, bu yüce, bu aydınlık, bu verimli toprak... Bu mübarek, bu dualı, bu büyülü, bu sevdalı toprak. Evliyalar adağı, veliler, abdâllar, Peygamberler diyarı toprak.
Bir çekirdeğe yedi; yediye yetmiş; yetmişe yedi yüz bostan veren toprak... Bir başağa yedi kat; yedisine yetmiş kat; başak veren gür ve bereketli ürünler veren toprak...

Senin kaynağından su içen al, doru saf kan taylar; senin yeşilliğinde, senin dumanlı dağ yamaçlarında giderir yorgunluklarını... Şahinler alaca kartallar, gök güvercinler hep başı boş sürekler hallinde şen ve şakrak, bülbül ve kanaryalar, el değmemiş çalı diplerinde ve dikenli karamıklarında, alıç ve yabani armutlarının dallarında oynaşırlar.

Ben, ben kara gözlüm, ben senin o sıcak, humuslu, killi, mor ve kırmızı taneciklerinle kurulandım. Anamdan doğduğumda seninle tanıştım ve işte ben ey güzel toprak, seninle sarıldım, sarmaş dolaş oldum, seninle belendim beleklere... Sarıldım sırtlara, şeleklere... İlk, seni sevdim. İlk, sana sevdalandım. Morum, alım; allım, karam; kara toprağım, kara sevdalım benim...

Sen sac üstünde kavrulup hazırlanırken, seninle ısındı uzvumun her yanı... Sen, beni en sancılı zamanlarımda, en sıkıntılı ağlamalarımda, bana döşek oldun, bana belek oldun, bana ilaç oldun... Apış aralarımdaki pişiklerin sancısı, sen etime kuruluk ve serinlik verdiğinde dindi... Vucudumun o gereksiz kokuları sana sindi, sen "ah!" bile demedin. Açıyı sen yudumlarken bana sukûn bana huzur, bana neşeyi sen verdin. Beni teskine, beni teselliye, beni sukûna sen davet ettin... Benim bir anam da sendin, babam da… Toprağım, toprak anam...
Bana süt veren anam, sütünü veren, beni emziren, bani doyuran anam da sendin. Bana kan veren, bana can veren de sen... Beni besleyip büyüten de sen.

İşte şimdi seni niçin bu kadar candan, bu kadar gönülden, bu kadar yürekten sevdiğimi de anladın. Seni yâr gibi seni anam gibi seni vatan gibi seviyorum.

Anamı seviyorum; çünkü anam da vatanım gibi beni koynuna alıp ısıtıyor, sütünü veriyor, beni emziriyor. Ağladığımda karnımı doyuruyor, susadığımda sütünü veriyor; yaralandığımda yaramı sarıyor.
Anamı seviyorum; çünkü anam da vatanım gibi beni en kötü zamanlarımda, en amansız günlerimde, en çetrefilli dönemlerimde, en içten sevgilerle kucaklayıp bağrına basıyor. Anamı seviyorum; çünkü " ana gibi yâr, vatan gibi diyar olmaz" diyen atalarımın yılların süzgecinden, inbiğinden geçerek gelen, bana benliğimi hatırlatan sözleri, bana, beni hatırlatıyor.
Ben anamı seviyorum; çünkü anasını seven vatanını sever. Anasını seven milletini sever. Anasını seven bayrağını sever, anasını seven milletini, anasını seven devletini sever. Ben anamı, vatanımı seviyorum...

O "yavrum!.." sözündeki iki hecede büyüleyici bir sıcaklık buluyorum. Bu iki hecede gizli, cennet kevserinin yudumundaki lezzeti duyuyorum.
Ben anamı seviyorum; çünkü varmak istediğim yer, vaad edilen yer cennet, benim anamın ayaklarının altında duruyor. Ben anamın dizlerinde Tuğba’nın dallarında yemişler yerken, Kevser’inde susuzluğumu dindiriyorum. Ben anamı seviyorum; çünkü anam canım, anam kanım, anam toprağım; ve anam benim vatanımdır...

KAYNAKLAR:
1) KUTAY Cemal , Tarih Sohbetleri c.IV )
2) ERGİN Muharrem, Orhun Abideleri, Kültür Bakanlığı Yay. 1999, Ankara
3) ERGİN, Muharrem, Dedekorkut Hikâyeleri, Kültür Bakanlığı Yay. 1990, Ankara
4) GADRON, Geza, Galibolu
5) ERAVŞAR Hamza, Avrupa Türklerinin Mukadderatı, Yumak Yayınları,s.127-140, Ankara 1999


Abdullah Çağrı ELGÜN
cagrielgun@hotmail.com

BİRLEŞİK AVRASYA, TÜRK İSLÂM AKRABA DEVLETLERİ

BİRLEŞİK AVRASYA, TÜRK İSLÂM AKRABA DEVLETLERİ
(TÜRKİSLADEV)
Abdullah Çağrı ELGÜN

Türkiye Osmanlının mirasçısı, onun genç ve yetişmiş oğlu olarak babası Osmanlının misyonunu üstlenecektir. Osmanlının dik duruşu büyük devlet olan görünüşünü, genç Türkiye devralmıştır, hakkını da verecektir. Bunu kabul etse de etmese de tarih ve yaşanılan geçmiş ve üzerinde hayat sürülen bu çetin coğrafya, Türkiye’yi buna zorlamakta ve hatta bu görevi Türkiye’nin üstlenmesini emretmektedir.

Türkiye, yakın gelecekteki liderlerini bu oluşuma göre seçecek, gelecek yıllardaki hükümetlerinin başına, partilerinin başına getireceği kişilerde dahi bu misyonun ağırlığını omuzlarında taşıyabilecek, kapasiteli, hacimli, deneyimli liderlere yol verecektir. Türkiye önünde bekleyen bu hedefe kilitlenecek, içeride ve dışarıdaki (Avrupa ve Asya) Türk ve Müslümanların ve kendisine hayranlık besleyen diğer grupların hazır potansiyelini, zamanın sürat ve asrına göre organize edecektir. Bu potansiyeli her türlü şartlar için kullanabilecek adaylar hazırlamakta geç kalmayacaktır. Bunları birkaç partinin başında; ama aynı davula vuran, nağmeleri ayrı ayrı olsa da aynı zurnayı çalan liderler olarak belirleyecektir. Ecdadımızın bıraktığı itibar, 1000 yıl sonra dahi, biz Türkler’e, Türkiye’ye itibar sağlıyor.

Necip milletimiz, ırkî ve dinî akrabaları, şu konuların çerçevesi içerisinde birleşmelidir.
1) İslâm Dini
2) Türk Dili
3) Türk Parası
4) Ordusu (Silahlı Güçleri, Müşterek Ordu)

Bu devlet ve milletler, kendi dil ve kültürlerini yaşamak yaşatmak konusunda tamamen serbest olacak; ancak resmî yazışma dili Türkçe olacaktır. Cezayir devlet başkanının açıklamasının arkasından, Fas Devlet Başkanı, daha sonra da Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbay bir açıklama yaptı. Dini bir, dili bir, tarihi bir devletlerin bir araya gelmesinin bir ihtiyaç değil; bundan böyle bir mecburiyet olduğunu Türk Cumhuriyetleri devlet başkanlarının bulunduğu bir toplantıda heyecanla terennüm etti.

Yunanistan ile koordine kuruldu, Sıra Ermenistan’da… Suriye ilhak etmek istiyor. Fas, Tunus, Cezayir, Mısır ve Filistin hazır. Kuzey ve Güney Afrika devletlerinin İstanbul toplantısı bu sebeplerden dolayı unutulmamalı… “Hun Hakanı Mete’nin oğlu şöyle seslenirdi: “Güç yürekten gelir kollara gider; yüreği güçlü olanın kolları zayıf olsa bile yine güçlüdür.” Tek yürek, tek yumruk, tek ses olma zamanıdır. Bu gerçeği bütün Türk Akraba ve İslâm Devlet Başkanlarının iyi algılaması ve hafızalarına kazıması, yazması yerinde olacaktır.

Devletlerde inanç önemli bir etmendir. DİN, inanç birleştirici, kaynaştırıcı en önemli unsurlardan biridir. Milletler inançsız yaşayamazlar. Yaşasalar da bu uzun ömürlü olamaz. Bunun tarihte örnekleri yoktur. İnanç milletlerin bağlayıcı, birleştirici en önemli köprüleridir. Bu köprüler, kuşakları kuşaklara bağlayarak, devlette devamlılığı sağlar. İnancı olmayan milletlerin, birbirine bağlanması, topluluklar arasında birlik ve beraberliğin olması, sımsıkı kenetlenip, kaynaşıp birleşmek, mümkün olmaz. Din en önemli kardeşlik ve akrabalık bağını oluşturmaktadır. Başkaca, hiç bir bağ olmasa bile, insan toplulukları dinin birleştiriciliğinde yan yana olabilmekte bir ve beraber yaşayabilmektedirler. Dinî birliktelik kadar bağlacı bir unsur da dil birliğidir.

DİL birliği de bağlayıcı unsurların ikincisi olarak karşımıza çıkmaktadır. En büyük akrabalık unsurlarının başında yer almaktadır. Dil sosyal akrabalık bağlarının en belirgin unsurudur. Dili diri canlı etkin tutan topluluklar diğer konularda da anlaşırlar. Dilde birliktelik olmadan topluluklar arasında da birlikteliğin olması mümkün olmaz. Aynı dili konuşan topluluklar giderek bir akrabalık bağı ile birbirlerine bağlanırlar. Dil insan topluluklarını zincirin halkaları gibi kopmaz bağlarla birbirlerine bağlar.

Diğer birliktelik de PARAda birlikteliktir. Parada birliktelik milletleri bir çimento gibi birbirine kenetler. Para alım gücünün başında yer aldığı için alışverişlerde, ticarette, sanayide hep onun gücü ve rolü olacaktır. Bu para da Türk parası olmalıdır. Bunun adı ortak dilde AKÇE olacaktır.
Devletleri çabuk ve de kolaylıkla birbirlerine ısındıran birbirlerine kenetleyen ve bağlayan unsurların içerisinde para da büyük yer tutmaktadır. Bunun için parada birliktelik, sanayide, ekonomide, endüstride, hemen her şeyde birliktelik sayılmaktadır.

Diğer birleştirici unsur da güçtür. Bu da güçlü ve müşterek bir ORDU ile sağlanacaktır. Çeşitli eyaletlerden derlenecek askerlerden teşekkül ettirilecek daimi bir ordu kurulacaktır. Zamana, duruma ve olaylara göre oluşturulacak hazır güçlerle, ne bir asayişsizlik ne de dışarıdan gelecek bir korkudan söz edilmeyecektir. Keza Polisiye tedbirlerle kolluk güçleri de eyaletlerden çeşitli kimselerden ve coğrafi bölgelerin özelliklerine göre belirlenecektir.
Bu devletler arasında vize ve serbest dolaşım kanunlarında problemler aşılmış olacaktır; çünkü tek kimlik kartı ve tek bilgi yer alacaktır.

Suçlular, suçu işlediği mahaldeki mahkemelerde yargılanacak ve cezalarını yine aynı yerde çekmeleri gibi teferruatlar da anlaşılacaktır.
Bu devletler birer eyalet gibi düşünülerek, mevcut devlet başkanları eyaletin valileri olacak veya beylerbeyi durumunda olacaktır.

Başkent neresi olmalı? Elbette İSTANBUL olacaktır. Dünyanın merkezi pozisyonunda bulunan yer, hiç şüphesiz İSTANBUL’dur. MECLİS, bu eyaletlerin valilerinden kurulacak olan Son Meclis ve bir de halkın seçtiği kişilerden kurulacak olan Ön Meclis olacaktır.. Ön Meclis halkın seçtiği kişilerden olacağı için halkın gözü, kulağı, dili de bu meclis vekilleri olacaktır. Bu meclis halkın sesi olacak, arzu ve dileğini, ihtiyaçlarını tespit edip meclise getirecek onların bir bakıma kendisi olacaktır. İcrayı ise Son Meclis bu Ön Meclisin önerisi, dilek ve temennileri doğrultusunda ele alarak karar verecek. Bu son kararlar da yine bu meclisin onayından sonra yürürlüğe girecektir.

Böyle birliktelikte demir yolları birer örümcek ağı gibi hiçbir engele takılmadan birbirlerine bağlanacak. Uçaklar hava limanlarında bir uçtan diğer uca büyük bir serbestiyet içerisine kuşlar kadar hür olarak uçacaklardır. Ekonomik göstergeler değişecek, ticarette, ekonomide, sanayide yörenin özelliklerine göre büyük gelişmeler olacaktır. Sınırlar tamamen kalkacak, insanların serbest dolaşım hürriyeti, din ve vicdan hürriyeti ve düşünce hürriyetini sağlamış mutlu ve müreffeh bir dünyanın birlikteliğine doğru bir yolculuk olacaktır.


Çıkarılan madenler, altın, demir, bakır, uranyum, toryum, gaz, petrol gibi ürünler bütün bu eyaletlerin insanlarının huzuru, mutluluğu ve refahı yararına ve diğer dünyalıların barış ve selameti için kullanılacaktır.
Bu ülkenin insanları sağlık, iş ve işsizlik, eğitim öğretim, hukûk güvencesi gibi güvenceler konusunda garanti altında bulunacaktır.

Türkiye’nin başındaki sağduyu sahibi devlet ve millet adına iş yapan, insanlık adına iş yapan sorumlular, bu millete, insanlığa borcumuz var. Türkiye, her ne olursa olsun yılmadan, yorulmadan ve dinlenmeden az zamanda ve daha çabuk hareket ederek kısa dönemlik kurslar ve eğitimler düzenleyerek müşterek noktaları çok iyi kullanabilecek DİL ADAMI, DİN ADAMI, PARA ADAMI, ORDU ADAMLARINI bu misyon dahilinde eğitecektir. Müşterek bir TÜRK DİLİ, bunlara dilin savunucuları, dinin savunucuları, paranın savunucuları, ordunun savunucuları, öğreticileri gibi, Abdalânî Türk, Abdalânî Din, Abdalânî Akçe, Abdalânî Nefer veya daha değişik isimlerle her kesimce çabucak bilinecek ve kullanılacaktır. Devletler ORTAK isimler alacak her türdeki bilgi ile donatacaktır.

Herkes her şeyi söyleyebilir; ama ben bu milleti tanıyorum. Temayüllerini biliyorum ve geleceğini görüyorum. Umut bizde, göz bizde, kürsü bizde, söz bizde. Bundan böyle ufuklarda güneş durmalı, zamana bir kilit vurmalı, çağın bunalımlarına set, insanlığın dertlerine ilaç olarak bir gönül seferberliğine çıkılacaktır. Gayemiz bu son seferde gönülleri fethetmek olacaktır. Bunun için kaybedecek zaman yoktur. “Daha dur! Az daha dur!” Denilirse inanmayacağız; çünkü kaybedecek zaman yok. Zaman hızlıdır ki göz açıp kapayıncaya kadar geçmektedir.

Şimdi dünya avucumuzda, nefes alsak duyanın olduğunu en uzak mesafenin elimizdeki cep telefonunun tuşları kadar yakın olduğunu unutmadan hazır olunacaktır. Uyumanın, yan gelip yatmanın zamanı artık geçmiştir. Uzay gemilerini fezada yürütmenin hudutları ve hedefleri global, evrensel dünyada büyütmenin zamanıdır. Her damla yaşı bir dua., her duayı bin bir füze olarak düşünerek artık beklenen hesaplaşmanın ve yüz yüze gelmenin zamanı olduğunu anlamalıyız. Bu millet hiç bu kadar atıl kalmadı…

Türkiye, yarın diye bir şeyin olmadığını, hayatın bir gün, onun da bugün olduğunu düşünecek bu son anı değerlendirmesini bilecektir. Zafere inanıyor olmak ve hem inanmak ve hem inandırmak gerekecektir; çünkü bu millet çağlara mühür vuran bir nesilden gelmektedir. İstanbul’da sur söyler; Çanakkale’de deniz. Madalya beklemeden, unvan, hesap peşinde olmadan ter dökülecek, mesai harcanacak.. Verilecek bir hesabın sırf Allah’a olacağını bilerek sırtımıza dünya konsa şikayetsiz devam edecek ve başaracağız.

Tarihimize göz atınca düşününce, bunu anlamak zor olmayacaktır. Güttüğün davan kadar büyük, hedefin kadar yücesin. Borcun var bu vatana, hem kan hem de ter borcu. Toprak ana belki yarın bu borcu isteyecektir. Bedenin her bir azası için şükretmek ve artık Allah rızasını kazanmak için doğrulmanın zamanıdır. Karanlıkları yırtarak yönümüzü sabaha dönmenin, bir kement atıp güneşi, çabucak yakalayıp getirmenin zamanıdır. Fatih’te görülen ata bineceğiz. Füzelerle, lazer tabancalarla ışınlanma teknikleriyle buna göre hazırlamalı bölünmüş, parçalanmış her kafadan ayrı seslerin ve her zurnadan ayrı makamların çıkmadığı Türk ve İslam devletleri birliğinin kurulması zamanını kucaklamalıyız. Bunu ancak ve ancak Türkiye ve Türkiye’nin başında yer alacak liderler gerçekleştirebilir. Tarihte böyle olmuştur, bugün de böyle olacaktır.

Bugün Türk ve İslam devletlerinin hali dalgalı bir denizde yüzmeğe çalışan adama benzemektedir. Ortadoğu, Balkanlar, Doğu ülkelerindeki yanlışlıklar adalet ve insanlık dışı gelişmeler Allah’ın yeryüzünde halifesi olarak ilan ettiği insanlığa yaraşır hayat tarzının dışına çıkmıştır. Bunu yeniden tezahür ettirmek, ülkeleri ve insanlığı adalet ve mutluluk içerisinde hak ettiği müreffeh hayatla yeniden buluşturmak milletimizin ve onun inandığı dinin emridir. Türk milleti bu zor işe taliptir, bunu başaracak güçtedir ve bunu Allah’a olan bir borcu, Allah’ın insanlığa bir lütfu ve ulvî yaratılışının gereği kabul etmektedir. “El etrakül cindullah” Allah’ın süvarileri Türkler’dir. (KUTAY, Cemal, Tarih Sohbetleri c.IV) bunun için söylenmiştir
Allah’ın Resûlünün bu milleti övüp örnek göstermesinin elbet bir sebebi vardı. Buna yeniden mahzar olmak zamanı gelmiştir. “İmkansız” Türk’ün lügatında yoktur. İmkansızlıkları imkan dahiline bu millet getirmiştir. Tarihte böyle oldu, dün böyle oldu, bugün de böyle olacaktır.

Türkiye Osmanlının mirasçısı, onun genç ve yetişmiş oğlu olarak babası Osmanlının misyonunu üstlenecektir. Osmanlının dik duruşu büyük devlet olan duruşunu, genç Türkiye devralmıştır, hakkını da verecektir. Bunu kabul etse de etmese de tarih ve yaşanılan geçmiş ve üzerinde hayat sürülen bu çetin coğrafya, Türkiye’yi buna zorlamakta ve hatta bunu Türkiye’nin yapmasını emretmektedir.


KAYNAKLAR:
1) KUTAY Cemal , Tarih Sohbetleri c.IV )
2) ERGİN Muharrem, Orhun Abideleri, Kültür Bakanlığı Yay. 1999, Ankara
3) ERGİN, Muharrem, Dedekorkut Hikâyeleri, Kültür Bakanlığı Yay. 1990, Ankara
4) GADRON, Geza, Galibolu (Çanakkale)
5) ERAVŞAR Hamza, Avrupa Türklerinin Mukadderatı, Yumak Yayınları,s.127-140, Ankara 1999
6) Elgün, Abdullah Çağrı (2000). Edebî Söz Sanatları, Lâçin Ltd. Şti.: Kayseri.
7) Durbilmez, Bayram (1984). Vatanımın Bağrında- Şiir Tomurcukları, İleri Matbaası: Yozgat.